Kopan bacaklar ve batık gemiler ile Arthur Schopenhauer ve Dr. House üzerine

"Aralık 2010"
Yalnızlık/ kendi başımıza olma ihtiyacı, depresif olma hali ya da hastalık olarak tanımlanan depresyon (Freud’ un deyimiyle melankoli) , omnipotans…
Bu yazıda bahsedeceğim iki kişi ise özellikle kendi başlarına kalma seçimleri/ yalnızlıkları ile önemli figurler. Onlara bakmak istememin en önemli nedeni budur. Biri 1788 doğumlu bir Alman filozof, diğeri ise günümüzde çok izlenen bir dizinin baş karakteri.
İkisini birlikte ele almak ya da karşılaştırmak ve aralarındaki benzerlikler, ilk bakışta anlamlı gelmeyebilir, kaldı ki hedefim bu kişilerin kapsamlı bir psikanalizini sunmak değil. Onlar, yukarıda bahsettiğim birtakım kavramları tartışabilmem için birer yola çıkış noktası.

Herkes Yalan Söyler
House çok başarılı bir doktor, ayırıcı tanı uzmanı. Yalnız yaşıyor ve aslında kendi başına olmayı da tercih ediyor. Dilinden “Herkes yalan söyler” cümlesini düşürmüyor.
Ayırıcı tanı gibi zor ve kompleks bir alanda bu kadar başarılı olması ve bu iddiasıyla ve pek çok hastanın hayatını kurtarmasıyla tanınıyor. Yaşam ve ölüm arasında bu kadar kilit bir noktada duruyor. İşiyle ilgili kendine oldukça güveniyor ve başarısız olduğu vaka sayısı çok az.
Arthur Schopenhauer ise ölümünden 150 yıl sonra fikirleriyle bizim kuşağımızı hala etkileyebilen bir düşünür. Hatta Freud ve Nietzsche’nin dahi ondan etkilendiği biliniyor. Okumaya ve yazmaya düşkün, bunları yapabilmesini sağlayan maddi bir rahatlığa da sahip. Çünkü babası iyi bir tüccar. Arthur, babasından kalan parayla yaşadığı için hayatı boyunca neredeyse hiç (üniversitede ders vermek hariç) çalışmıyor. Böylece tüm zamanını okumaya ve yazmaya ayırabiliyor.
O da House gibi kendi başına olmayı tercih ediyor. İnsanları iki ayaklı hayvanlar ve acınılası varlıklar olarak tanımlıyor.
House’un hayatında iz bırakan belki de en önemli olay; bacaklarından birinin işlevini yitirmesi. Bunun nedeni de hastalanıp tedavi altına alınması, sağlığı için 2 seçenek arasında seçim yapmak durumunda kalması; ama o sırada yanında olan ve çok güvendiği sevgilisinin House baygınken onun istemediği tedavi yöntemi seçmesi…  Bu yöntem ise bacağındaki ölü kas dokusunun aldırtılması… Bu yüzden de ilişkileri bitiyor.
Arthur’un hayatında derin izler bırakan olaylardan biri; babasının intiharı. Arthur 17 yaşındayken, babası intihar ediyor. Babasının Arthur için uygun gördüğü gelecek;  Schopenhauer ailesinin işini devam ettirmesi. Hatta ona Arthur ismini vermesinin nedeni bile ilerideki işine uygun olması, tam bir tüccar adı! Ancak çok küçük yaşlardan itibaren okumaya çok düşkün olan Arthur bu mesleği yapmak istemiyor. Sadece babasını memnun etmek ve suçluluk hissetmemek için, daha öncesinde kısa bir süre tüccarlık eğitimi alıyor. Babasının intiharının ardından ise bir ikilemde kalıyor; ama sonunda ticaret yapmak istemediğine karar veriyor. 
House’ un annesiyle yakın, sıcak bir bağlılığı varken, babasının; aslında biyolojik babası olmadığını ve uzun yıllar biyolojik babası sandığı adamla da çok sevgi dolu ve yakın bir ilişkisi olmadığını biliyoruz.
Arthur’un anne babasının ise mutsuz, sevgisiz bir evlilikleri olduğu belirtiliyor.

Ritüel ve yalnızlık
Irvin Yalom’a göre (2005) her intihar, hayatta kalanlarda bir şok, suçluluk ve öfke dalgası uyandırır. Babasının intiharı da Arthur üzerinde bu tarz bir etki yaratmış olmalı. Böyle bir ölümün ardından bir yas çalışmasının gelmesini beklemek anlamlı olurdu. Yas bir ritüeldir ve bu ritüeller topluca gerçekleştirildiğinde işlevseldir. Arthur'un kendi başına olma tercihini ve toplumsallaşmamak üzerine kurduğu hayat tarzını göz önünde bulundurarak babasının ölümünün ardından yas tutmadığını -kilisedeki törene katılmadığını, konuşma yapmadığını veya siyahlar giyinmediğini- hayal edebiliriz. Yas, eksikliği kabullenmektir. Eksiklik ise, doğmuş olmak, bir bütünün parçasıyken dışarı atılmış olmak, kovulmuş olmak demektir. 

Bu noktada Hipokrat’ın vücudun 4 sıvısından bahsettiğini ve her bir sıvının bir karakter özelliğine denk düştüğünü hatırlayabiliriz. Bunlardan kara safra veya melankoli kanın -insana canlılık ve neşe veren her şeyin- zıttıdır. Freud’a göre; yas ise metafor olarak bu kara safranın- Aristo’nun deyimiyle 'beynimin içerisindeki ölü bedenin' dışarı atılmasıdır. Ancak o zaman bunun yerine başka bir şey koyabiliriz. Yas gerçekleşmediğinde yaşanan şey ise melankoli olacaktır. 

O halde Arthur'un hayatının geri kalanını bir melankolik olarak geçirdiğini söylemek çok da yanlış olmazdı. Melankolide ise kaybedilen şeyin yerine hiçbir şey konulamaz. Arthur, kimseye libidinal yatırım yapmamış, kimseyi sevmemiş, kafasında neredeyse Aristo'nun dediği gibi bir ölü beden ile yaşamıştır.

Arthur'un hayattayken çok da yakın olmadığı babasına, ölümünün ardından duyduğu hayranlık çelişkili gibi gözükebilir. Ancak Freud Yas ve Melankoli isimli metninde "gerçek (gerçeği test etme) sevilen nesnenin artık olmadığını göstermiştir ve libidonun bu nesneden geri çekilmesini gerektirmektedir. Bu gereksinim anlaşılabilir bir karşıt gücü ortaya çıkarır. İnsanların bağlanabileceği başka bir nesne olsa bile belli bir libidinal durumdan isteyerek hiçbir zaman vazgeçmemeleri evrensel olarak gözlenen bir durumdur. Bu karşıt güç o kadar yoğun olabilir ki gerçeklerden bir kopuş ortaya çıkar ve nesneye psikotik bir biçimde bağlanılır." demektedir. 

Arthur'un, babasının ölümünün ardından ortaya çıkan durumunu Freud'un bu sözleri açıklıyor olabilir. Sahiden de Arthur,  altmış yaşlarına geldiğinde babasını o kadar yüceltmişti ki, bütün eserlerini, vaktiyle gönlünce okuyup-yazmasının önündeki en büyük engel gibi görünen babasına adamayı planlamıştır. Yalom’un aktardığına göre bir versiyonunda şöyle diyordu: “ olduğum ve olacağım her şeyi kendisine borçlu olduğum soylu, mükemmel insan… çalışmalarımda neşe, teselli, tavsiye bulan herkes onun adlarınızı duymasını sağlayın ve eğer Heinrich Schopenhauer öyle bir adam olmasaydı Arthur Schopenhauer’ın yüzlerce kez yok olacağını bilin”


Kaybın reddi
Melankoli ben suçluyum, benim yüzümden oldu düşüncesini de beraberinde getirir. Yani Arthur babasının intiharından kendisini sorumlu tutmuş olabilir mi? Ama nasıl bir ikilem yaşadığını tahmin etmek de zor değil. İstediği şeyi yapmasını, (Arthur bütün gününü büyük kütüphanelerinde, okuyarak geçiriyordu) babasının onun için uygun gördüğü iş engelledi. Ancak babasının intiharından sonra bununla ilgili bir özgürlüğe kavuştu. Babası hayattayken Onun baskısı olmasayı dilemiş olamaz mı? Ve artık babası gittiğinde, bu düşünceyi, Ben onun olmamasını diledime çevirmiş olamaz mı?
House’un sağ bacağının işlevini yitirmesi bir tür kastrasyondur. Çünkü kontrolü dışında, güvendiği biri tarafından ve ondan habersiz vücudundan bir parça kesilmesi, bilinçdışında kastrasyona denk düşer. Kastrasyon ise eksik anlamına gelir: Ancak bu eksiğin yansıması birşey vardı ama bu benim zaten sahip olmadığım bir şeydi yerine; birşey vardı, ne oldu da ben onu kaybettim; çünkü onu benden çaldılar şeklinde ortaya çıkacaktır. Bütün eksikler her zaman başkasının kabahatidir. House için bunu ondan kim çaldı sorusunun cevabı, güvendiği, sevdiği biridir. Yani House’un insanlara uzak durmasının, “Herkes yalan söyler” düşüncesinin ardında böyle bir sebep olamaz mı?
Arthur insanların çoğunu değersiz görüyor; ama kendisinin özel, önemli ve farklı olduğunu düşünüyor. “Otuz yaşıma gelene kadar öyle olmayan yaratıklara eşitimmiş gibi davranmaktan bıkıp usandım. Bir kedi genç olduğu sürece kağıt toplarla oynar, çünkü onları canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür. İnsan denen iki ayaklı hayvanlar da benim için aynı şeyi ifade ediyor.” onun kendi cümleleri. Yalom’a göre; özel olduğumuza inanmak, ölümü yadsımaya ilişkin önemli bir mekanizmadır. ( Yalom, 1995)
House dizisinden en akılda kalıcı sahneler nedendir bilinmez, House’un hastanenin yöneticisine, polise vs. karşı çıktığı, asi ve kural tanımadan davrandığı sahnelerdir. Peki House’un bu iktidar karşıtlığı nereden geliyor olabilir? House kastrasyon nedeniyle kaybettiği iktidara - aslında hiçbir zaman sahip olmadığı fallusa- sahipmiş gibi yapıyor diyebilir miyiz? Onun ayrılmaz bir parçası olan ve sağ bacağının işlevsizliği nedeniyle kullandığı bastonu ise sanki fallusun bir sembolü gibi.
House’un çalıştığı hastanenin yöneticisi bir kadın. Ne zaman patronu, onunla işle ilgili nispeten ciddi ve resmi birşeyler konuşmak istese House’un patronuna cinsel içerikli; çoğunlukla küçümseyici espriler yapıyor. Bazı bölümlerde siyahi asistanıyla ilgili ırkçı espriler yaptığını da görüyoruz. Yani ayrımcılık, cinsiyetçilik uygulayan bir adam var karşımızda. Bunu yapması ise ona bir iktidar sağlıyor olabilir.

Ölüme yakın, bir o kadar da uzak...
House ve Arthur’un ortak özelliklerinden bir diğeri ölümle olan ilişkileri. House bir doktor olarak elbette ölüm meselesiyle içiçe. Ölümün anlaşılmazlığı, belirsizliği, korkutuculuğunu tıp yardımıyla aşıyor ve rasyonelleştiriyor. Bu, onun avantajı elbette. Ölüm ona o kadar korkutucu görünmüyor. Sanki ölümle, hastalıklarla, bazı organların işlevlerinin bozulması ihtimalleriyle oyun oynuyor. Alay etmesi ya da karmaşık vakaları tıpkı bir bulmaca çözer gibi, bir zeka oyunu oynar gibi çözmeye çalışarak ölümü basitleştiriyor, sıradanlaştırıyor. Akıl yürütmelerle bunu gerçekleştiriyor. Duygularına kullanmıyor bu noktada. Sadece rasyonel davranıyor. Bu, onun ölümle başetme mekanizması olabilir.
Arthur’a baktığımızda ise, elbette babasının intiharı nedeniyle, ölüm ona çok uzak bir mesele olmamış. Ama öncesi de var. Küçükken kendi yaşlarında bir oyun arkadaşının ölüm haberini alıyor. Ve Yalom’un aktardığına göre; bu, onun ölümle ilk karşılaşması. Sonrasında ise neredeyse takıntılı bir şekilde davranarak sözde, ölümden kaçıyor. Uyurken her zaman başucunda bir silah bulunduruyor, o sıralarda kolera salgını olan Berlin’den ayrılarak Frankfurt’a gidip orada tam 30 sene yaşıyor. Bunun tek nedeni; orada kolera olmadığını düşünmesiydi. (Yalom, 2005)
Arthur pek çok konuda yazan bir düşünür; aşk, sanat, estetik vs ama biliyoruz ki ölümle ilgili yazdıkları da bugün bize ciddi bir literatür sağlıyor. Yazdıklarında ölümle ilgili birçok metafor da var. Bir keresinde “Biz otlakta hoplayıp zıplayan koyunlarız ve ölüm kaprisli bir şekilde içimizden birini seçen bir kasap.” diye yazarken, başka bir sefer “Tiyatroda oyunun başlaması için heveslenen çocuklarız ve ne yazık ki bize neler olacağının farkında değiliz.” şeklinde bir cümle kuruyor. Başka bir yerde ise ölüm ve yaşam hakkında şöyle söylüyor: “Biz kayalardan, girdaplardan kaçmak için gemimizi enerjik bir şekilde kullanan denizcileriz, bu süre zarfında nihai korkunç gemi kazasına doğru gittiğimizin farkında değiliz.”
Arthur da ölümün bilinemezliği, belirsizliği ve korkularını metaforları kullanarak hafifletmeye çalışıyor. Metaforlarla ölümü, sembolik düzene çekip anlamlandırmaya çalışıyor. Böylece onun üzerinde bir kontrolü oluyor. Tıpkı Freud’un torunun oynadığı Fort- da oyunu gibi. Annesinin yokluğunda, makarayı atıp fort- orada, da- burada diye bir oyun oynuyor. Annenin varlığını, yokluğunu ben kontrol ediyorum.  Bu kontrol hissi ona kendini daha fazla güvende hissettiriyor olmalı.
Arthur ölüm korkusuyla hayata, buradaki insanlara, ilişkilere yatırım yapmayarak da baş etmeye çalışıyor olabilir. Kimseyle sevgi ilişkisi bağlılığı kurmayarak, insanları aşağılık görerek. Onlar aşağılık varlıklar, niye onlarla ilişki kurayım ki? Yani niye hayatta birşeylere yatırım yapayım ki? Ölüm diye birşey var ve kaybedebilirim yeniden. Dünyadaki kötülük sorunu, onu herşeyden fazla ilgilendiriyor. Dünya o kadar kötü ki ölüm bile yaşamaktan daha iyi. Bu bir başetme mekanizması. Yüceltme mi?
Arthur ölüm üzerine çokça düşünüyor ve yazıyor. Bu bir anlamda katarsis de olabilir mi? Katartik yöntemi Breuer kullanıyor. Önceki bir felaket yaşantısının açığa çıkarılması ve daha önce unutulmuş olayla ilgili düşüncelerin ürettiği gerilimin giderilmesi katarsis olarak adlandırılıyor.
Herkesin bu korkuyla ilgili elbette belli stratejileri var. Örneğin; din. Mesela semavi dinlerin tamamında ölümden sonra ikinci hayatın olduğu vaadi bir teselli gibi. Ya da cennet de öyle. Şunu demek gibi: Evet ölüm var ama ölümden sonra şimdiki hayatınızdan daha iyisini, sağlıklısını, mutlu olduğunuz halini yaşayacaksınız. Burada ne kadar acı çekseniz de ölümden sonraki hayatta birçok şey çok güzel olacak Yani ölümden korkmayın demek gibi. Arthur ateist; dolayısıyla böyle bir başa çıkma mekanizması yok. Onun da yöntemi, ölümle çok gerçekçi bir şekilde başa çıkmaya çalışmak oluyor. Arthur doğaüstü hiçbir şeye zaten inanmıyor da.

Omnipotans ve Özel Olmak
Yalom’a göre özel olduğumuza inanmak, ölümü yadsımanın bir yolu. Aşkın Celladı kitabındaki Benim başıma geleceğini hiç düşünmemiştim hikayesinde sıradan bir cüzdan çaldırma hikayesi okuyoruz. Seanslar sıradan olma/ özel olma ikilemi üzerinden yürüyor. Yani hikayedeki kadının sıradan hissetmesi, onu ölüm korkusuyla yüz yüze getiriyor.(Yalom, 1995; sayfa 165)
Bu noktada omnipotans meselesine bakabiliriz. House her vakayla ya da onun tıbbi yardımına ya da görüşlerine ihtiyaç duyulan her vakayla ilgilenmiyor; yani bu konuda çok seçici. Neredeyse kimin yaşayıp kimin yaşamayacağına karar veren, inanılmaz bir güce sahip. Bu noktada bir karar mercii olması ona omnipatansa  sahip olduğu hissini vermiyor mu? House’un bu iktidarı çevresindeki insanlarla uyumunu zorlaştıran bir işlev görüyor. Çünkü bir hiyerarşi yaratıyor hem de daha önce bahsettiğim gibi ötekileştirmelerini de meşru (!) kılıyor. Ama unutmamak gerekiyor ki kastrasyon nedeniyle onun bu iktidara ihtiyacı var.
Klein'e göre omnipotans, inkar, ülküleştirme, hor görme gibi manik savunmalar kaybedilen sevgi nesneleri için çekilen hasret nedeniyle üretilir. Bu savunmalar, kaybedilen sevgi nesnelerini kurtarmak ve onarmak, kötü içsel nesnelerden kurtulmak ya da sevilen nesnelere olan aşırı bağlılığı inkar etmek amacıyla kullanılabilirler. Klinik olarak bu kişiler diğerlerini küçümseyen, hor gören (ilişki gereksinimini inkar etmeye yönelik) bir tutum içinde gözlenebilir. (Özmen, 2001) Bu noktada  House ve Arthur’a geri döndüğümüzde, kaybedilen sevgi nesnelerinin yazının başından beri bahsettiğim yalnızlık/kendi başına kalma ihtiyacı, insan sevmezlik meseleleriyle ilişkisi çok daha görünür hale geliyor.


Yaratıcılıktan Acıya
Kendi başına kalma tercihi ve yalnızlık ilk bakışta aynı anlama geliyormuş gibi görünse de aslında farklı. Mesela D. Anzieu’a göre yalnızlık ancak kişinin yanında birilerinin olmasını istemesi ama bunun gerçekleşmemesi sonucunda ortaya çıkar. Yani acı veren, depresif hissettiren, daha olumsuz olan… Kendi başına kalma tercihi ise adı üstünde bir tercih. Herkesin az çok farklı şiddette hissettiği; ama hissettiği birşey. Bunun yalnızlığa göre daha olumlu bir çağrışımı var. Çünkü seçime dayanıyor ve istediğimizde bana bu kadarı yeter diyip sona erdirebiliyoruz.
Yalnızlık Freud’a göre insanların büyük bir bölümünün hiçbir zaman tamamen kurtulamadıkları, çocuksu bir anksiyete yükledikleri koşullardır. Çocuk, kendisine bakan kişilere cinsel aşk niteliği taşıyan bir şekilde bağlanır. Anksiyete sevilen kişinin yokluğu duygusundan başka bir şey değildir. Daha ileriki yaşlarda yaşanan her ayrılık, terk edilme, yalnızlık sonucu hissedilen anksiyete o ilk ayrılık anksiyetesine bir geri dönüştür.
Winnicott’a göre kendi başına kalma kapasitesi, duygusal olgunluk için çok önemlidir ve gereklidir. Klein’a göre; bu kapasite bir iyi nesnenin bireyin ruhsal gerçekliğinde bulunmasına bağlıdır. Bu şekilde, dış nesne yokluğunda bile birey geçici olarak doyumlu kalabilir.
House ve Arthur’un üretkenliklerine, yaratıcılıklarına baktığımızda kendi başlarına olmalarının olumlu etkilerini çok açık bir şekilde görebiliriz. House’un işindeki başarısı, Arthur’un yazdığı yazılar, Freud’a, Nietzsche’ye etkisi vs. Toplumdaki genel kanı, bu durumun üzücü, acınılası vs. olmasıdır. Ancak bu normatif söylem burada geçerli değil.
Söylemek istediğim, günümüzdeki kişisel gelişim kitaplarının tarzında yalnızlığın avantajları diye devam eden bir bakış açısı değil. 150- 200 yıl öncesinde böyle egemen bir yalnızlık söylemi ya da kendi başına olmanın olumlu bir anlamı var mıydı emin değilim. Sonuçta House’la veya Arthur’la ilgili yazılanlar birer anlatı. Ve yaptığım şey, bugünden geçmişe bakıp şimdiki kategorilerimize, anlama biçimlerimize göre o zamanı anlamaya ve aktarmaya çalışmak.
Arthur’un kendi hakkında yazdığı metinler de var. (Manuscript Remains) O anlatılarda da Arthur hem yazar hem anlatıcıdır. Ama ikisini aynı kişi olarak varsayamayız. Kendini anlatırken farklı bir kimlik daha kurmaktadır. Yani kendisini anlatmasını, başka birini anlatmasından farklı olmayabilir. (Brockmeier&Harre, 2001)
Şu andan bakıp kendimizi ya da başka bir geçmişi anlatırken şimdiki zaaflar kompleksler heyecan duyduğumuz şeyler vs. den görerek anlatıyoruz. Şu an yaşadığımız, cevap bulamadığın bir şeyi sanki geçmişle hesaplaşarak oradan yardım alarak çözmeye çalışıyor muyuz?
Ancak bu kendi başına olma durumları bu 2 adamın her zaman da memnun olduğu bir durum değil. Örneğin House için dizideki bir sahne bunun bir örneği: House bir akşam hastaneden çıkıp evine giderken bir kafenin önünden geçiyor. İçeride iyi de arkadaş olan üç asistanının sohbet ederek, şakalaşarak yemek yediğini görüyor. O sahnede çalan müzikten, House’un bakışlarından, sahnenin sunuluş şeklinden anlaşılıyor ki House yalnız hissediyor ve onlara imrenerek bakıyor. Onlara katılıp katılmamak konusunda bir ikilem yaşıyor; ama sonunda vazgeçip yalnız bir şekilde evine doğru yürüyor.
Ya da Arthur’un otobiyografik kitabı Kendim Hakkında’da yazdığı “hayatım boyunca kendimi korkunç derecede yalnız hissettim ve yüreğimin derinliklerinde hep ‘bana bir insan ver’ diye iç çektim; ama heyhat boşunaydı. Yalnız kalmaya devam ettim, ama dürüstçe ve samimiyetle söyleyebilirim ki, bu benim hatam değildi; çünkü insan olan kimseden uzak durmadım veya geri çevirmedim” sözlerine ne demeli? Elbette insan olan kimseden vurgusu yaşamının ileriki yıllarında da devam etse bile bu cümlelerde Arthur’la ilgili düşüncelerimi neredeyse altüst eden bir itiraf var.
Peki hangi noktada kendi başına olmak, yalnız hissetmeye dönüşmüştür? Freud’a göre, melankoliğin kendine acı veren şeyi tekrarlar. Acı ve haz arasındaki sınırını bilmeyiz. Nasıl çerçevelediğimize bağlı olarak acı ya da haz deriz. Kontrol edebildiğimiz acı, keyiftir. Yani bu 2 adamın belli bir noktada yalnız hissetmeleri, bu durumun artık keyfe değil; acıya dönüşmüş olmasıyla ilgili olabilir mi?




Referanslar
Schopenhauer, A. (1997). Aşkın Metafiziği Dünya Kültür Klasikleri Dizisi, Sosyal Yayınlar, (Türkçesi Selahattin Hilav)
Freud, S (1922) Mourning and Melancholia, The Freud Reader, The Journal of Nervous and Mental Disease
Psikanaliz Yazıları, Yalnızlık Sayısı (2001) Bağlam Yayınevi
Yalom, I. (1995) Aşkın Celladı remzi kitabevi
Yalom, I. (2005). Bugünü Yaşama Arzusu  kabalcı yayınevi


Savaşsız Fetişist Romantikler


Asansörün her zaman ki gibi çalışmıyor olmasını umursamadan merdivenlerden inmeye başladı. Yıpranmış duvarların mat soluk mavisine gri gökyüzünün ışıkları eşlik ediyordu. Gezegenin, görüntülerin, duygularının soluklaşmasına kendini bırakarak binadan çıktı; bir an kapıda durarak büyük geniş yollara, geniş kaldırımlara, büyük binalara baktı. Yavaş adımlarla sokağın köşesine geldiğinde eski bir alışkanlıkla sola döndü. Henüz birkaç adım atmıştı ki gerisin geri dönüp yolun karşısına geçti. Aralıksız dizilmiş binaların yanından yürüdü. Onlara bakmak istemiyordu; aşılması imkansız duvarlar... Asla aşılamayacak, ölene dek doğuştan gelen bir hapishane; bunlar bir şekilde annesini çağrıştırıyordu; geçmişten kalan bir iz, buzdan anılar... Kendini kurtarabilmek için çaresizce etrafına bakındı. Bir bankanın önünden geçerken üniversite yıllarından tanıdığı biri çarptı gözüne. Makine, lanet bir makine gibi her gün, her an robotlaşan hareketleriyle burada oturuyor, anlamsız varlığını daha da çekilmez kılıyor, diye düşündü Cenin. 

Bu sırada bankanın içinde yerde yatan askerin kendisine bakmakta olduğunu fark etti.

Gözlerinden gerçeğe teslimiyetini görebiliyordu. Yanındaki iki asker telsizden yardım istiyor, ölmek üzere olan arkadaşlarına bir şeyler söylüyorlardı. 

Alt kattan çıkan yaşlı görevli yavaş adımlarla banka çalışanlarına kahve servisi yaptıktan sonra askerlerin yanından yine yavaş adımlarla geçerek tekrar aşağıya indi.

Cenin yeniden yaralı askere baktı. Gözlerinin kapanışını, ölümünü seyretti; camın ardından izlediği her şey artık tek parçaydı, bir bütündü.

Dar merdivenlerden zorlanarak yukarı çıktı. Kapıyı açan Sheden'in asık yüzünün yerini gülümseme aldı. Cenin Sheden'in karşısında boş bir yüz ifadesiyle, boş bakan gözlerle bakıyordu; Sheden'in söylediği hiçbir şeyi duymuyordu. Sonunda Sheden Cenin'i omuzlarından tutup sarstı. Cenin panikle çevresini algılamaya çalıştı. "İyi misin?" dedi Sheden, Cenin toparlanmaya çabalarken belli belirsiz başını salladı. O lanet makinenin robotik hareketlerini izliyordum, dedi kendi kendine. Bankadan Sheden'in evine nasıl geldiğini hatırlamıyordu; yine aynısı olmuştu. "Kayıp zaman" dediği bu anımsayamadığı zaman aralıkları Cenin'i korkutuyordu: herşeyi yapmış olabilirdi, en kötü şeyleri dahi yapmış olabilirdi; kayıp zamanın asıl korktuğu tarafı ise o zaman  aralıklarında yaşayanın kendisi olmadığı, kendisinin yok olduğu hissini taşıyor olmasıydı. Peki gerçekten hatırlamıyor muydu? Yoksa o kayıp zamanlardaki duygularıyla baş edememekten doğan kendini hatırlamadığına ikna etme çabaları mıydı?

Sheden ile salona geçtiler. Salonda Sheden'in birkaç arkadaşı son zamanların en popüler konusu savaştan konuşuyorlardı.

Yaklaşık iki yıl önce Doğu Şirketi topraklarında başlayan savaş, yaklaşık üç ay kadar önce Batı Şirketi topraklarına sıçramıştı.

"Artık insanlar ölümü bekliyor, ölümü bekliyoruz." dedi Klavus öfkeyle, " Savaştan önce de bu böyleydi." dedi Cenin, kendinden emin önemsemez bir tavırla. Daha da öfkelenen Klavus, "Ne demek istiyorsun?" dedi. "Hayatlarımızı nasıl yaşayacağımızı, ne zaman, nerede, nasıl davranacağımızı kısacası hayatımızın her anını yaşamamızı istedikleri biçimde öğrettiler bize; sonunda belirledikleri yaştan sonra, yani iş gücü olma vasfımızı yitirdikten sonra ölümü bekliyoruz. Dediğim gibi değişen pek bir şey yok, sadece aradaki perde kalktı. Ne kadar erken ölürsek onlar için o kadar iyi." dedi Cenin, sakin tavrıyla. Klavus Cenin'in sözlerini anlamsız bulduğunu gösteren bir tavırla başını sallarken Takler, "Savaşın içindeyken insanlar düşünme yetilerini yitiriyor sanırım. Ondan sonra nasıl yaşadıklarıyla değil sadece yaşamakla ilgileniyorlar." bir an duraksadıktan sonra, " Bu savaştan önce de böyle değil mi?" dedi gülümseyerek. Cenin de gülümseyerek karşılık verdi. 

Cenin elinde kahve ile pencerenin önüne yürüdü. Sheden'in evi de kendisininki gibi beşinci kattaydı; üst katlarda olmanın iyi taraflarından biri de kendini yeryüzünden uzaktaymış gibi hissettirmesiydi.

Sokağın köşesinde evsiz biri yanında bir köpek ile kaldırımda oturuyor, hüzünlü gözlerle gelip geçen insanları izliyordu. Yağmurdan kaçan telaşlı insanlar, arabaların gürültüsü, yakından ya da uzaktan gelen durmak bilmeyen silah sesleri...

Silah seslerinin yakından gelmesi üzerine kadın kendini siper edercesine köpeğe sarıldı. Köpeğin silah seslerinden duyduğu korku her halinden belli oluyordu. Askeri araçların geçmesiyle birlikte köpeği kucağına alarak hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. 

Cenin kendini biraz iyi hissetmeye başlamıştı. Sheden yanında durmuş, Cenin'e bakarak gülümsüyordu; Cenin kendisinin de gülümsediğinin farkına vardı. "En azından biri güvende." dedi Cenin. Sheden'in yüzündeki gülümse yerini öfke ve hüzne bıraktı. Birlikte yeniden koltuğa oturdular.

Sheden, " Benim ya da kimin neye değer verdiğinin bir önemi yok, şirketin değerleri var." dedi kendi kendine konuşurcasına. 

Sheden'in öfkesi şirketin iki ay önce uygulamaya koyduğu yeni sağlık politikası ile ilgiliydi. Bu uygulama şirket sınırları içindekii tüm kliniklerin yalnızca insanlara hizmet vermesi için dönüştürülmesiydi. Bu durumda Cenin'in veteriner kliniği de  dönüştürülmüş, Cenin'in karşı çıkması üzerine açılan dava hala sürüyordu. Öte yandan yaralı hayvanları tedavi etmek için gizli klinikler kurulmuş, ancak bazı kliniklerin ifşa olması üzerine veterinerler tutuklanmıştı. 

 Klavus, şirketin bu uygulamasının doğru olduğunu söyleyince Takler nedenini sordu. "Savaş durumundayız ve hem siviller hem de askerlerimiz için yeterli alan bulunamayınca böyle bir uygulamaya gidildi. Elbette öncelik insanların olması gerekiyor, şirketimizin geleceğini insanlar belirliyor sokak hayvanları değil." dedi Klavus, yumruklarını sıkıyordu. Cenin, "Değer yargılarıma sen karar veremezsin." dedi, " Bir kaleme ya da taşa insan hayatından daha fazla değer verebilirim. Ve evet, senin ve şirketinin umursamadığı hayvanlar benim için senin şirketinden ve onun insanlarının hayatlarından çok daha önemli; bu benim değer yargım, ve ne senin ne de şirketinin bunu manipüle etme hakkı yok."

Hak neydi? Bunu belirleyen şey ne? Cenin’in aklından bunlar geçti ansızın; hak denilen şey bir yaratıydı; insan yaratısı ve bir sınırdı. İnsan türünün yarattığı bir sınır ve en büyük kandırmacalardan biri; gerçekte olmayan bir şey. O, bizim kandırılışımız…

Evden birlikte ayrıldılar. Sokaklarda yaşam ve ölümün iç içeliği; bakmakla görmek, gerçekte taklit arasındaki büyük ama ince sınır gibi duruyordu.

Düşman birlikleri arasında başlayan çatışmanın arasında kalmaları üzerine önlerinden geçtikleri evin içine attılar kendilerini. Cenin dışında herkes korku içinde birbirine bakıyordu, donup kaldılar. Klavus ansızın yere yığıldı. Göğsünden yaralanmıştı. Sheden ve Takler panik içinde yardım etmeye çabalarken Cenin öylece duruyordu. Yardım geldiğinde Klavus çoktan ölmüştü. Ölünün açık kalmış gözlerine bakıyordu Cenin; tamamen önemsizdi, hiçbir şey hissetmiyordu, bu ölüme ve ölüye karşı. Sheden’in kendisine acı içinde baktığını fark edince, “ O, bir şirketseverdi ve şirketi için öldü. Bu son derece adil.” dedi.

Eve döner dönmez her zaman dinlediği şarkıyı açıp, tek kişilik eski ahşap koltuğuna oturdu. Bazen sadece bir fincan daha kahve içmek için yaşadığını düşündüğü oluyordu. Bu, belki hayatta kalmak için yarattığı bir bahaneydi kendi kendine, belki de gerçekten bir fincan kahve daha içmek için yaşıyordu. ‘Gerçeği’ kendisi de bilmese de bunu dert etmiyordu; sonuç olarak yaşamaya devam ediyordu. Ne için yaşadığının gerçekten önemi var mıydı?  Cevaplar sadece iki şeye sebep oluyordu: Birincisi beraberinde her daim daha çok soru doğuruyor, ikincisi ise asla tatmin etmiyorlardı.

Saatler geçmiş olmasına karşın yerinden bir an bile kıpırdamadan öylece oturdu. Buzdolabında bulduğu bir parça kekle yemek ihtiyacını karşılayıp yatağına uzandı. Yarın gerçekleşecek büyük eylemi sabırsızlıkla bekliyordu. İnsanları, orada yaşanacak olan her şeyi izlemek için gidiyordu; tek istediği insanların orada olmalarındaki samimiyetsizliği, pop kültürünü yeniden ve yeniden görmekti.

Alacakaranlıkta ansızın uyanıp sigarasını yaktı, üşüyordu. İstemsiz şekilde pencereye yöneldi; sanki ne göreceğini biliyordu. Pencereyi açtığında hafif rüzgarın ürpertisi beraberinde anımsayamadığı bir zamandan kalma bir ko(r)kuyu getirdi. Ay ışığının buz mavisi çiseleyen yağmurda sessiz kenti ele geçirmişti. Kuzgunların çığlığı andıran sesleri sanki sessizliği bozmuyor onunla bütünleşiyor, onu daha da inanılmaz kılıyordu; bir senfoni. Kaldırımın köşesiyle yolun birleştiği noktada bir ölü vardı. Ölünün üzerine tünemiş birkaç kuzguna yöneldi Cenin’in bakışları; görüntüyü hayatında gördüğü en iyi sanat eseri olarak algılıyordu. Ölüyle kuzgunların iki üç metre kadar sağında beliren geyiğe yöneltti bakışlarını. Boynuzlarını, ıslak tüylerini, ayaklarını her yerini baştan sonra hayranlıkla izledi. Geyiğin kendisine baktığını algıladığı an korkuyla irkildi. Gözlerini kaçırmadan öylece bıraktı kendini, korkuya, acıya, karanlığa ve soğuğa ve daha ötesine… Her şeyi tanımlamak gerekmediğini düşünüyordu. Yalnızca o an hissettiği tüm o duyguların içine bıraktı kendini, gözlerini ayırmadan. Geyik her nefes aldığında koca burun deliklerinden buhar çıkıyordu. Geyik kafasını çevirip uzaklaşmaya başladığında Cenin de yatağına yöneldi yeniden. Tüm o kötü addedilen duygulara rağmen huzurla kapadı gözlerini; hala biraz üşüyordu. Kuzgunlardan biri çığlıklarla havalanıp Cenin’in penceresine kondu. Kuzgunun gölgesi odanın içindeydi; geriye kalan yerler buz mavisi ay ışığıyla doldu.. Kuzgunun kesik kesik çığlıkları son bulmayacak gibiydi... Öyle de oldu: Zaman bilindiği ya da algılandığı gibi çizgi biçiminde düşünülmemeli: Yaşanan her an tekrar tekrar sonlanmayacak biçimde yaşanmaya devam eder. Ve an, yani yaşam her an yeniden ve yeniden doğar; en basit açıklamasıyla her an yeniden doğmak gibi de düşünülebilir. Varoluşun, doğumun asla bitmeyecek olan işkencesi…

Aralıksız çalan kapı zili Sheden’in habercisiydi. Yatağından neredeyse sürünerek çıktı. Sheden’in yüzüne dahi bakmadan sadece kapıyı açıp mutfağa yürüdü. Sheden salona geçip oturduktan birkaç dakika sonra cenin elinde kahveyle döndü. İkisi de tek kelime etmeden kahvelerini içti. Cenin’in Sheden ile olan ilişkisi bunca yıldır sürdürebiliyor olmasının nedenlerinden biri de buydu: Sheden bir şekilde cenini anlıyor ya da olduğu biçimiyle onu kabul ediyordu. Bu yüzden yeni uyandığı bu anlarda birinin varlığına tahammül edebiliyordu. Bir saati geçen zaman boyunca tek kelime etmediler. Cenin giyindikten sonra çıktılar.

 “Güneş doğmak zorunda mı? Şuraya bak, her yer ışık içinde. İğrenç. Sonra sesler, ve insanlar. Durmadan hareket edip ses çıkarıyorlar. Hep gece olmalı; ışık istiyorsan da alacakaranlık yeterli.” dedi Cenin, Sheden ile yürümeye devam ederken. Işıktan, seslerden, insanların arasında, dışarıda bulunmaktan ne denli rahatsız olduğunu yüzünden anlamak mümkündü.; sanki her an çıldıracakmş ve her şeyi yok edecekmiş gibi.

“Sanırım günün sürpriz oyuncuları var.” dedi Sheden, ara sokakların birinden çıkan bir grup şirketseveri işaret ederken. “Yanından geçtikleri şirketin askerleri değil mi? Askerlerin içinde can çekişenler de var ama sohbetlerine devam edip geçip gidiyorlar yanlarından, sanki görmüyorlar onları.” dedi Cenin. “Bu durum sadece bana mı ironik geliyor? Sence de fazlasıyla ikiyüzlü değil mi bunlar?” diye sordu Cenin Sheden’e. “Öyle. Ve sadece bunlar değil diğerleri, savaş karşıtları da, öyle. Birkaç gün önce birkaç sivil bir çatışmanın arasında kaldı ve pek çoğu yaralandı. Bu çatışma bugün ki gösteriyi organize eden grubun binasının önünde gerçekleşti ve onlar sadece balkondan ve pencerelerden hareretli konuşmalarına devam edip sigaralarını içtiler.” dedi Sheden, Cenin omuzlarını silkti. Sheden’e attığı bakışta umursamamazlık vardı.

Alana vardıklarında karşılaştıkları büyük kitle karşısında bir hayli şaşırdılar. Dev afişler, büyük kalabalık, ardı ardına sıralanan sloganlar…

 Bir yanda savaş istemeyen samimiyetsiz romantikler diğer yanda batının büyük ahlak sahipleri.
 “Batı’nın ahlakı Doğu’nun ahlakına karşı.” dedi Cenin, bildik alaycı küçümseyici gülümsemesiyle; Sheden de aynı biçimde karşılık verdi.

Gösteriyi organize eden Savaşsız Fetişist Romantikler’in lideri kürsüye henüz çıkmışken, gösteri ansızın şölene dönüştü. Çatılardan, pencerelerden, alanı gören sokak köşelerinden, helikopterlerden kalabalığın üzerine kurşunlar bombalar yağmaya başladı.

 Ve gökyüzü maskesi güneşi indirip gerçek yüzünü, yani siyahın ağır bastığı gri yüzünü gösterdi yeniden…
 Silahların, bombaların, yıkılan büyük küçük yapıların, insanların korku dolu çığlık sesleri alanı dolduruyordu. Herkes bilinçsizce oradan oraya koşuşturuyordu. Delik deşik edilmiş insan bedenleri, parçalanmış insan bedenleri, kan ve yanık et kokusu, bütünden ayrılmış eller ayaklar…

İki düşman, Batı-Doğu şirketleri, askerleri halka karşı savaş için dost olmuşlardı. Savaş bekleyebilirdi; halk bekleyemezdi.

Tüm bunlar başladığı sırada Cenin kendisini Sheden’den kurtarmak için kalabalığın arasında kayboldu. Bir taş bloğun önüne oturup sırtını dayadı. Sigarasını yakıp şöleni izlemeye koyuldu. Yüzünde küçük bir gülümseme vardı.


 Beklediği kurşunlar en sonunda karnına saplandı, çok geçmeden iki tane daha. Artık son anlarıydı ve başı sağ yanına düştü. Şölenin içinden o geyik kendisine yaklaşıyordu. Yine gözlerini ayırmadılar birbirlerinden. Geyik yanına gelip oturdu. Cenin’in kulağına yaklaştı, fısıldadı mı yoksa çığlık çığlığa mı söyledi sözlerini Cenin emin olamadı ama sözlerini tam olarak anladı; “Korkma, ölüm geçici bir şey.”

Hayran Çığlıkları Ya Da Yabancılaşmış Bir İşçi


İngilizce öğrenmem ile Depeche Mode dinlemeye başlamam bir oldu. 11 yaşımdaydım. Grubun ama özellikle de solist Dave Gahan’ın dikkatimi çekmesinin en büyük nedeni  “It’s No Good” şarkısının klibi. Burada solist bol makyajla, dans eden, bir yandan sakız çiğneyerek eski bir pub da şarkı söyleyen bir adam olarak karşıma çıktı. Etkilenmemem mümkün değildi. 17 yıldır hayranlığım sürüyor; sadece müziklerine değil, kliplerine özelikle de konserlerine, sahne şovlarına. Bu konuda yalnız değilim. Konserlerinde on binlerce insanın aynı hisleri yaşayarak o hayranlıkla bu grubu izlediklerini görmek beni şaşırtmıyor.

Ancak hayranlığımın boyutunu değiştiren bir şey gerçekleşti. Dave Gahan’ın evli, çocuklu bir aile babası olduğunu öğrenmem ve bunun fotoğraflarını görmem. İlk hislerim; sanırım hayal kırıklığı biraz öfke ama çokça kafa karışıklığıydı. Gündelik hayattaki Dave Gahan ile sahnedeki star arasında neredeyse hiçbir benzerlik göremedim. Yıllarca bu imajı tüketmiş, bu yolda bol bol zaman, para harcamış biri olarak kendimi çok kandırılmış hissettim. Dave Gahan diye birisi yokmuş ya da sadece  sahnedeyken varmış. Ancak işin görüntü, imajla ilgili olan boyutu benim için daha şaşırtıcıydı. Bu imajı satarak, benim gibi bu imajı tüketen belki milyonlarca insanın, bir kısmının o starlarla özdeşleşme bir kısmının da onları arzu nesnesi olarak görmesine neden oluyorlardı. Biz de buna karşı çıkamadan sadece bize sunulanı tüketiyor muyduk?

İlk mimetik sanatçı; avdan dönen avcıydı çünkü yaşadığı macerayı dile benzer bir sembolik düzenin içinde kabilenin diğer üyelerine aktarıyordu. Dolayısıyla Auerbach’ın tanımıyla bu sanat “gerçekliğin temsili” idi. Ancak, mimetik, temsilin yanı sıra taklit anlamına da gelebilir. İlk fantastik sanatçı ise yolculuktan dönen denizci gezgindi. Çünkü denizin ötesinde doğrudan bakamasa bile gözünün ucuyla gördüklerini, geri döndüğünde abartarak kimi zamansa yalanlar katarak anlatıyor, kendi kelimelerini ve imgelerini icat ediyordu. (Somay, 2010)

Depeche Mode’un sahne şovları bu sanatçılardan hangisine daha yakın? Depeche Mode şovlarında grubun solisti ön plandadır, seyirciyle iletişim kuran odur. Şarkı söylerken bir yandan mutlaka dans eder. Danslar, oldukça feminendir. Diğer üyeler sadece çaldıkları enstrumanla sınırlıdırlar. Tutarlı olarak her konserlerinde aynı şekilde sahne alırlar. Depeche Mode’un üyeleri, kendi hayatlarındakileri mi sahneye taşıyor?

Fantastik ve mimetik aralarında net bir sınır olan, ya biri ya da öteki şeklinde olması gereken birer kategori değildir. Aksine, her sanat eseri, fantastik ve mimetik öğeleri beraber taşır. Bu sebeple, fantastik sanat ve mimetik sanat şeklindeki kategoriler değil; makamlar vardır. Bu iki makam, her sanat eserinin içinde akar. Bunlardan biri baskın çıkar. (Somay, 2010)

Depeche Mode’un sahne şovları, grup üyelerinin gündelik hayatlarının temsilinden/taklidinden çok daha farklı. Bu noktada aklıma gelen şey; Erich Auerbach’ın “sanatın gerçekliğin temsili” olduğu yönündeki iddiasının bana bir açıklama sağlayamıyor olduğu. Sahne şovu ve oradaki tüm görsel materyalde fantastik makamın, mimetik makamdan daha baskın çıktığını düşünüyorum. Çünkü o şovdan etkilenebilmek için inanmayışı birkaç saatliğine bir kenara bırakıp izlemek gerekiyor.

Sahne şovunu tek tek parçalarına ayırıp baktığımda; şarkı söyleyen bir adam, dans eden bir adam, makyaj yapmış bir adam, dövmeli bir adam gibi öğeler görüyorum. Bu öğelerin gündelik hayatta birer karşılığı var. Ancak tüm bu öğeler öyle bir makamda bir araya getiriliyor ki sonuçta ortaya çıkan şovda fantastik makam daha baskın çıkıyor. Bunu sağlayan; ışık oyunları, konserin, sahnenin atmosferi, ses düzeni, renkler ve pek çok diğer etken de olabilir.

Neden Depeche Mode üyelerinin gündelik hayatlarıyla sahne şovları arasında bu kadar fark var? Bu farkın nedeni sanatçıların sadece fantastik bir şov sergilemek istemeleri olabilir mi? 

Günümüzde bir müzisyenin sadece yetenekleri doğrultusunda eserler ürettiği ve bunları sahnede sergilediği şeklindeki bir inanış benim için fazla naif. Bu şovların gücünü sahnedeki tek bir müzisyenin üzerinde toplayan biziz ya da prodüktörler böyle hissetmemizi sağlayabiliyor. Her bir şovun arkasında çalışan onlarca kişilik ekibi (yapımcılar, halkla ilişkiler, imaj danışmanları vs.)  ya da yüksek miktarda parayı görünmez kılmanın en güzel yolu o müzisyene inanılmaz bir güç atfetmeleri; yani onu starlaştırmaları. Ortaya konulan şov; bir grubun veya sanatçının değil. Sahnedeki şovu gerçekleştiren grup üyeleri de müzik endüstrisinde söz sahibi olan bu büyük şirketlerin içerisindeki birer işçi. Onlardan beklenen, hayatlarını sahneye aktarmaları değil; aksine ayrıntılarının birçoğu önceden belirlenmiş, planlanmış bir şovda üzerlerine düşen neyse yerine getirmeleri. Tıpkı sabah 8 akşam 5, fabrikada çalışan diğer işçiler gibi.

Örneğin aklıma bir başka müzisyen imajı daha geliyor. Aşk acısı çeken ve bu mutsuzluğu bestelere, şarkı sözlerine çeviren biri.  Acı çekiyor, şarkı yazıyor sonra diğer tüm dikkat çelici öğelerden uzak olarak, sadece bir gitar ve gündelik hayatta giydiği kıyafetlerle sahneye çıkıp şarkısını söylüyor. (Tabi böyle müzisyenler varsa) Bu müzisyenin gündelik hayatıyla ürettiği arasında bir kopukluk olmayacaktır. Ancak büyük müzik grupları ya da daha starlaşmış isimler için bunu söylemek daha az mümkün.

Bu noktada Marx’ın 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmalarında ele aldığı Yabancılaşma kavramına bakmak ufuk açıcı olabilir. (Marx, 2000) İlk örnekteki müzisyen, ürettiğine yabancılaşmayacaktır. Depeche Mode için ise, yaptıkları bir şarkı o markanın, grubun isminin sadece bir yönüdür. Şarkının yapılmasından sonraki süreçte şirket tarafından yapılan pek çok diğer düzenleme; örneğin halkla ilişkiler, tanıtım çalışmaları, kostum provaları vs. nedeniyle şovun tamamı artık grubun üyelerinin ürettiğinden çok daha uzak, kopuk farklı bir noktaya gidebilecektir. Üretimin sadece bir noktasında olan Dave Gahan’ın (sonunda ortaya çıkan tüm yan anlamlarıyla, çağrıştırdığı her şeyle beraber) o Depeche Mode markası, etkisi karşısında durumu ne olacaktır? Artık kendi ürettiği müziğe yabancılaşmıştır. Bir yandan bir ilah rolünü oynaması beklenen (özellike sahneye çıktığında onbinlerce insanı kendisine hayran bırakması) bir yandan da kendi ürettiğine yabancılaşıp hayatı, üretimi ve yeteneği üzerinde kontrolü çok fazla olmayan bir “star” kendini nasıl bir ikilemde bulur?

Bu etkileyici star sahnede ya da sadece etrafında hayranları varken hissettiği bu gücü, etkileyiciliği, bu fantastik imajı her ortamda devam ettiriyor olabilir. Yani bu yabancılaşma kalıcı olduğunda, Lacan’ın simgesel düzen olarak tanımladığı içinde yaşadığımız düzenden, anlam dünyasından koptuğunu söyleyebilir miyiz? Lacan için, kuralları olan bir dil içinde konuşmakla yasaları olan bir toplum içinde yaşamak arasında fark yoktur. (Zizek, 2002) Durum böyle olursa; yani bu müzisyen, ilah rolüne kendisini tamamen kaptırırsa gündelik hayatına dönemeyebilir. Bazen ise üzerinde baskı kurularak dönmesine izin verilmez. Bunun dengesini kuramıyorsa psikotik bir deneyim yaşayabileceğini söyleyebilir miyiz? Ama eğer star ve gündelik hayatındaki Dave Gahan arasında bir denge kurabiliyor ve starlığını geçici olarak yaşayıp sonra gündelik hayata geri dönebiliyor ise bu sadece bir yabancılaşma deneyimi olarak kalır. Psikotik deneyimde zaten bir yabancılaşmadan bahsedemeyiz. Çünkü yabancılaşacak bir anlam dünyası kalmamıştır. Grandiyoz hezeyanlar bütün hayatında söz sahibi olacaktır.

Peki biz izleyicilerin, starların bu imajları karşısında durumu nedir?  Şovu izlediğimizde arkasına yatan tüm o hazırlık, plan, üretim sürecini görmeyip solistin kendisine ya da o şova duyulan beğeni, onu arzu nesnesi haline getirmek… Tüm bu süreci Marx’ın meta fetişizmi ile açıklayabilir miyiz? Marx’a göre; kapitalist üretim biçiminde bir ürün, meta haline geldiğinde arkasında yatan üretim süreci görünmez hale gelir. (Marx, 2003) Bizim tüketiciler olarak (konser biletleri, albümleri, t shirtleri vs. satın alan) Depeche Mode gibi bir marka karşısında yaşadığımız da buna benzer bir durumdur. Dave Gahan’ın bedeni; yetenekleri, görüntüsü, sesi ve davranışlarıyla alınıp satılan bir meta haline gelmiştir. Grubun değeri, ne kadar para kazan(dır)dığıyla ölçülür. Frankfurt Okulunun kitle kültürü dedikleri durum bu konuyu açıklar:  “Sadece alışveriş değerleri önemli hale gelmekte, bunun dışında her şey önemini kaybetmektedir.” (Marcuse, 1975: 76)

Bazı izleyiciler bir yandan da bu starlarla özdeşleşmeye çalışabilir. Onlar gibi görünmeyi isteyip bunu maddi olanaklarıyla gerçekleştirmeye çalışacaklardır. Ancak özdeşleştikleri kişinin o imajı aslında sadece sahneye özgü olduğu için bu imajı gündelik hayatında devam ettirmeye çalışan bir izleyici nasıl bir durumdadır? Diğer yandan bu starı hem arzu nesnesi olarak gören hem de onunla özdeşleşen izleyiciler ise psikotik bir deneyim yaşayabilir.

Starların sahnedeki görüntülerinin gündelik hayatlarındakiyle aynı olduğunu kabul etmek sağduyusal bir bilgi olabilir. Bu tarz bir bilgi tartışılmaya, sorgulanmaya gerek olmayandır; çünkü zaten besbellidir. Rock star gündelik hayatında da sürekli enerjik, uçuk kaçıktır, marjinaldir, çok eşlidir gibi... 20. yüzyılın önemli tiyatro yazarı ve yönetmeni Brecht, bu şekildeki sağduyusal bilgileri, tiyatro sahnesinde kullandığı yöntemler ile yadırgatıyordu. (Bloch, 1983) Seyirciler, bu “yadırgatma efekti” ile, sağduyusal olarak doğru kabul ettikleri bilgilerin öyle olmadığını görüyordu. Buna benzer bir şekilde, rock starların kabul edilmiş bu imajlarının sahnede yadırgatılması mümkün olabilir mi? Benim aklıma gelen; sahne şovları devam ederken aile fotoğraflarını arkadaki perdeye yansıtmak. Bu, rock starın imajını yadırgatan Brechtyan bir sahne deneyimi olurdu.

Dave Gahan, sadece bir aile babası ya da sadece bir rock star ikiliğinde kalmak zorunda mı? Yani, yaşadığı deneyimlerden biri ötekine baskın ya da ötekini dışarıda bırakmak zorunda mı? Descartes’tan beri batı düşüncesinde, ikili karşıtlıklar vardır. Sağduyusal bilgi de rock starların bütün hayatlarını rock star olarak geçirdikleri ya da bir aile babasının rock star olamayacağı şeklindedir. Bu ikiliğin çözümü nasıl olacaktır?

Ben, bu ikilk karşısında Frankfurt okulundan Alman filozof, yazar, Marksist Ernest Bloch’un “sadece ... değil, aynı zamanda ... da”  şeklindeki yaklaşımını açıklayıcı buluyorum. (Suhrkamp, 1962) Bloch’un bu yaklaşımında Hegel’in diyalektik kuramının izlerini görmek mümkündür. Bloch’un yaklaşımını temel alırsak bu ikiliği bu şekilde çözmüş oluruz: “Dave sadece bir rock star değil, aynı zamanda bir aile babası da”. Hegel’in aufhebung kavramı ile beraber düşündüğümüzde; Dave, hem bir rock star hem bir aile babası ama bu ikisini de içeren ve bu ikisinin birleşmesinden oluşan üçüncü bir başka şeye yükselir. Yükseldiği üçüncü şey, onun rock star olmasını ve ailesi ile yaşantısını da içerir ancak bunların üzerindedir. Bu durum onu kalıcı bir psikozdan, grandiyöz hezeyanlardan korur. Böylelikle ne Depeche Mode’dan ne de ailesinden vazgeçmek durumundadır. Bir seçim yapmak zorunda kalmaz çünkü bir ikilemde kalmayacaktır. Belki de grubun 33 yıllık müzik kariyerinin ve Dave Gahan’ın 51 yaşında olmasına rağmen sahnede saatlerce etkileyici bir şov sunabilmesinin sırrı da bir aileye sahip olmasıdır.

Bu tam da Marksist kuramın aileye yüklemiş olduğu anlama denk düşer. Aile, ama özellikle evdeki kadın, ağır çalışma koşullarında yabancılaşmış işçinin ertesi gün yeniden çalışabilmesi için gerekli koşulları sağlar: yemek, dinlenme, cinsellik vs. (Engels, 1979) Dave Gahan için ise bu aile, kendisini tamamen kaptırmamasını ve psikotik bir deneyime geçmemesini sağlıyor.

Aileye sahip bir rock starın imajı belki bir miktar sarsılacaktır. Yine de müzik şirketleri açısından, starın kalıcı olarak psikoza girmesinden daha karlıdır. O halde, bu şirketler, imajlarını koruma amacıyla bütün hayatlarını kontrol etmeye çalıştıkları starların bir aile kurmalarına karşı çıkmıyor olabilirler mi?

Yazının başında  belirttiğim ve beni şaşırtan mesele, böyle bir rock starın nasıl olup da bir aileye sahip olduğu idi. Buna yazı boyunca bir açıklama getirmeye çalıştım.

Referanslar
§   Bloch, E (1962), Entfremdrung Verfremdung: Alienation, Estrangment; Verfremdungen vol 1. (Frankfurt am Main)
§         Bloch, E. (1983)  “The Dialectical Method”, Continental Philosophy Review, Volume 16, Number 4, 281-313, (İngilizce’ye çeviren John Lamb)
§         Engels, F. (1979). Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Temeli, Ankara: Sol Yayınları.
§         Marcuse, H.(1975). Tek Boyutlu İnsan (Çev. A. Timuçin, T. Tunçdoğan). İstanbul: May yay.
§         Marx, K. (2000), 1844 El Yazmaları, Birikim Yayınları, İstanbul çev Murat Belge
§         Marx, Karl (2003), Kapital, Cilt 1, Eriş Yayınları, çev Alaatin Bilgi
§         Somay, B. (2010), The View From The Masthead (Journey Through Dystopia Towards An Open-Ended Utopia), Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul

§         Zizek, S. (2002) İdeolojinin Yüce Nesnesi, Metis Yayınları, İstanbul, çev Tuncay Birkan

Türkiye ve Yunanistan'da Öğrenci Hareketleri


Toplumsal hareketler, ortaya çıkma nedenleri ve sürerlilikleri açısından toplumdan topluma, ülkeden ülkeye ve coğrafyadan coğrafyaya farklılık gösterir. Toplumsal hareket denildiğinde, benzer savunuları ve talepleri olan insan topluluklarının bir araya gelerek, bir kurum çatısı altında örgütlenerek ya da bağımsız örgütlenmeler kurarak siyasal yapı ile verdikleri mücadele akla gelmektedir. Örneğin; işçi hareketleri, sendikal hareketler ve öğrenci hareketlerini toplumsal hareketler olarak değerlendirebiliriz. En ateşli halini “ ‘68 hareketleri ”nde gördüğümüz öğrenci hareketleri de Türkiye ve Yunanistan’da çıkış noktaları, beslendikleri taban ve sahip oldukları mentalite bakımından farklılık göstermektedir. Bu makalede, Türkiye ve Yunanistan’daki öğrenci hareketlerini mobilize eden etmenler ve sivil toplum içerisindeki yerleri tartışılacaktır.

a. Öğrenci Hareketlerinin Ortaya Çıkışı
“Kırk yıl önce, 22 Mart 1968'de, Paris'in batı banliyölerinden biri olan Nanterre'de, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası tarihin önemli olaylarından bir tanesi; basının ve Fransız politikacıların genellikle '68 olayları' diye tabir ettiği olaylar başladı. O gün olanlar, kendi başına sıra dışı değildi. Paris'te bulunan Amerikan Ekspres şubelerine karşı bir saldırıya karıştığı söylenen aşırı sol bir öğrencinin tutuklanmasına karşı bir protesto düzenlenmişti. Onun 300 yoldaşı bir amfide toplantı düzenlediler ve 142'si akşam Üniversite Konsey odasını işgal etmeye karar verdiler…. 22 Mart 1968 tamamen farklı bir olaydı. Bu tarihi izleyen olaylar birkaç hafta sonra savaştan beri en büyük öğrenci hareketine, ve daha önemlisi neredeyse bir ay boyunca 9 milyon işçinin katılımıyla uluslararası işçi hareketinin tarihindeki en büyük greve yol açacaktı.[1]

Diyebiliriz ki, Fransa’da meydana gelen bu olay aslında öğrencilerin toplumsal taleplerinin de olabileceği fikrinin ışığını yakmıştır. Başlangıçta, protestolar öğrencilerin üniversitelerde var olan sorunlar üzerine odaklanmıştır. İlerleyen süreçte kapitalizmin yarattığı sorunlar, devletin egemen sınıfı, yani burjuvaziyi koruyan adımlar atması ve bu bağlamda toplumun diğer kesimlerini baskılaması gibi sebeplerden dolayı düzen eleştirilmeye başlanmış ve düzen karşıtlığı teması hakim olmaya başlamıştır. Öğrenciler tarafından başlatılan bu hareket, işçi hareketleriyle beslenmeye başlamış ve kitlesel bir örgütlenme halini almıştır. Dünyanın birçok ülkesinde bu hareket etkisini göstermeye başlamıştır. Genel üniversite ve fabrika işgalleri, kitlesel grevler ve sokak barikatları kurma gibi eylemler göreceli olarak görülmüştür. Örneğin; Yunanistan’da 1967’de yapılan askeri darbenin ardından ’68 rüzgarının etkisiyle, öğrenciler ve sol fraksiyonlarda yer alan insanların eylemleri sayesinde 1974’te cunta dönemi bitmiştir. Türkiye’de üniversite ve fabrika işgalleri yaşanmıştır. Diğer ülkelere nazaran daha az kitlesellik gösteren eylemler, Türkiye toplumu açısından “kitlesel” olmuştur. 

Öğrenci hareketleri, genel olarak sol argümandan beslenmektedir ve daha çok “emek - sermaye” çelişkisine odaklanmaktadır. Özellikle sermayeyi korumak için egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda hazırlanan politikalar, emeğin sömürülmesi, güvencesizleştirme gibi etkenler öğrenciler tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Daha fazla özgürlük ve geleceğe güvenle bakmak isteyen öğrenciler, dünyada kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere, sömürüye, yabancılaşmaya ve devlet otoritesine karşı bir mücadele yürütmektedir.

b. Türkiye ve Yunanistan’da Öğrenci Hareketleri
Türkiye’de cumhuriyetin kurulmasından 1960 darbesine kadar öğrenci hareketleri görülmemiştir. Yalnızca, devlet elitlerince yapılmış olan “öğrenci – aydın - asker el ele” birlikteliğini savunan eylemler görülmüştür. Bu süreçte yer alan öğrenci grupları, kendi sınıfsal talep ve çıkarlarından çok devlet elitlerinin çıkarlarını savunan “maşa”lar olarak nitelendirilebilir. Dünya konjonktürüne bağlı olarak gelişen öğrenci hareketleri, Türkiye’yi de etkilemiş ve öğrenci grupları kendi talep ve çıkarlarının farkına vararak bazı güç odaklarından bağımsızlaşmaya başlamışlardır. Kuramsal kaynakları sol argümanlardır ve üçüncü dünya sosyalizmini benimsemektedir. Antiemperyalist ve devrimci bir boyutu vardır. Burjuva sınıfının toplumda yarattığı olumsuz etkilere duyduğu tepkilerden beslenmektedir. Ancak, bunların yanında sağ argümanlardan beslenen İslamcı ve milliyetçi öğrenci hareketleri de vardır. 1960’lardan sonra yeni oluşturulan anayasa ile örgütlenme ve dernekleşme hakları genişletilmiştir. 

Yunanistan’da öğrenci hareketleri, 1956 yılından önce DESPA adıyla kurulan örgüt ile başlamıştır. Ancak, bu örgüt devlet tarafından yönetilmektedir. Hatta bu kuruluşun başkanının Emniyet Teşkilatı Öğrenci Şubesi’nden gizli bir polis olduğu bilinmektedir[2]. Ancak örgütün önemli bir faaliyeti olmamıştır. Yine de, 1956 yılı Yunanistan’da öğrenci hareketleri için bir başlangıç olarak kabul edilmektedir ve asıl faal örgüt yine aynı yıl hukuk fakültesi öğrencileri tarafından THEMİS adında kurulmuştur. Bundan sonra Atina ve Selanik Üniversiteleri’nde faaliyetler başlamış ve öğrenci hareketlerinde kitleselleşme görülmüştür. Kuramsal boyuta bakacak olursak, Yunanistan’da yaşanan iç savaşa bağlı olarak gelişmiş bir sol perspektif vardır. Dünyada yaşanan ’68 öğrenci hareketlerinin etkisi Yunanistan’da da görülmüştür.

c. Dönüm Noktaları
Türkiye’de 1960 darbesi ile siyasal yapının çehresi değişmiştir. 1961 Anayasası liberal ve özgürlükçü bir anayasa olmuştur. Bunun etkisiyle, yeni yeni filizlenmeye başlayan öğrenci hareketleri güç kazanmaya ve yaygınlaşmaya başlamıştır. Dünyadaki siyasal konjonktürün de Türkiye’ye yansımaları olmuştur. 1960’dan önce, egemen sınıf tarafından ve belli süreçlerde manipüle edilerek eyleme yöneltilen öğrenci hareketleri, darbe sonrasında göreceli olarak kendi kendini harekete geçirebilen bir boyut kazanmıştır. Bu bağlamda öğrenci hareketleri yoğunlaşmış, işçilerin grevlerine destek vermeye başlamış, kendi talepleri doğrultusunda eylemler yapmaya başlamışlardır. 1971 muhtırasından sonra özgürlükçü olan anayasa kısıtlanmış ve devlet güçlü bir konuma getirilmeye çalışılmıştır. Ancak, hareketler son bulmamıştır. 1974 affından sonra siyasal tutukluların dışarı çıkması ile öğrenci hareketleri yeni bir soluk kazanmıştır. Bu noktadan itibaren, öğrenci hareketleri toplumun diğer kesimleriyle olan ilişkisini güçlendirmeye başlamıştır. Fakat bunlara rağmen öğrencilere uygulanan devletin sert gücü ve kutup çatışmaları devam etmektedir. Artan şiddet olayları bahane gösterilerek yapılan 1980 askeri darbesinden sonra, 1990’ların ortalarına kadar öğrenci hareketleri büyük bir sessizliğe gömülmüştür. 1990’ların ortalarından itibaren öğrenci hareketleri tekrar canlanmaya başlamıştır. Fakat bu canlanma 1980 öncesindeki kadar kitlesel ve güçlü değildir. 

Yunanistan’da iç savaş sonrasındaki süreçte yeni yeni canlanan öğrenci hareketleri, 1967’deki askeri darbe ile kesintiye uğramıştır. Fakat darbeden bir yıl sonra ortaya çıkan ’68 hareketleri ile darbeye rağmen ve darbecilere karşı kitlesel eylemler başlamıştır. Şaşırtıcı olarak toplum da öğrencilere destek vermiş ve arkasında durmuştur. Darbecilerin ortaya koyduğu politikalara, militarist uygulamalarına ve kıyımlara karşı büyük tepkiler ortaya çıkmıştır. Halk nezdinde darbenin meşruluğu yoktur. Bu tepkiler karşısında, darbeciler geri adım atmaya başlamış, reformlar yapmış ve baskıları esnetmişlerdir. Ancak, halk bunları kabul etmemiş, yeterli bulmamış ve eylemlerine devam etmiştir. Halkın istediği, darbecilerin gitmesi ve sivil siyasetin yeniden yaratılmasıdır. 1974 temmuzuna gelindiğinde “Albaylar Rejimi” kitlesel eylemlerle ortadan kaldırılmıştır.

 d. Türkiye ve Yunanistan’da Öğrenci Hareketlerinin Günümüzdeki Durumu
Dünyada 1980’lerde etkisini göstermeye başlayan “neoliberalizm”, Türkiye ve Yunanistan’da öğrenci hareketlerinde ve devlet – öğrenci hareketleri ilişkisinde hemen hemen aynı etkiyi göstermiştir. Neoliberalizm ile refah devleti uygulamalarında kısıtlamaya gidilmiş, kamu harcamaları azaltılmıştır ve özelleştirmeler artmıştır. Eğitim alanında da neoliberal politikaların etkisi görülmeye başlanmıştır. Özellikle kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması[3], insani bir hak olan eğitimin paralı hale gelmesinin sorgulanmaya başlamasını da beraberinde getirmiştir. Emek – sermaye dengesinin bozulmasıyla işsizlik artmakta ve öğrencilerin gelecekleriyle ilgili kaygıları artmaktadır. Neoliberal politikalar, öğrencileri sistemin istediği biçimde şekillendirmektedir. Ancak, bu politikaların gerek eğitim sisteminde gerekse toplum yapısında yarattığı dönüşümler öğrenciler tarafından tam olarak kavranamamış ve sorunun odak noktası eğitimin paralı oluşu olmuştur. Sorunun siyasi oluşu yeterince irdelenememiş ve öğrenci hareketinin karakterinde yaşanan dönüşüm de fark edilememiştir[4].

2007’de meydana gelen küresel finans kriziyle Yunanistan’da büyük bir kriz meydana gelmiş ve Yunan ekonomisi çökmüştür. Bu çöküşten kurtulmak için Yunanistan kemer sıkma politikası başlatmıştır. Bazı sosyal güvenlik hakları kaldırılmış, vergiler artmıştır. Refah hizmetleri azaltılmış ve çoğu uygulama paralı hale getirilmiştir. Bu bağlamda, Yunan hükümetinin yapmaya çalıştığı eğitim reformu öğrencilerden büyük tepkiler almıştır. Kitlesel grevler başlamıştır. İlkokullar, ortaokullar, liseler ve üniversiteler işgal edilmiştir. İşçiler, emekçiler, kamu personelleri, özel sektör çalışanları kitlesel eylemlere katılmıştır. Yunanistan’da bir isyan başlamıştır. Bazı teorilere göre, Yunanistan’da, Alexandros Gregoropoulos'un 6 Aralık 2008’de polis tarafından öldürülmesinden sonra ortaya çıkan kitlesel isyanın Avrupa’ya yayılmaması için Yunanistan’da kriz çıkartıldığı ve insanların yaşadığı ekonomik sıkıntıları ön plana çıkararak isyanın arka plana itilmek istendiği belirtilmektedir. Çünkü bu yapılmasaydı, Avrupa’nın büyük şehirlerine bu isyan sıçrayabilir ve büyük dönüşümler meydana gelebilirdi. Ancak, her şeye rağmen Yunan toplumu bu kriz esnasında birlik olmuş ve haklarını kaybetmemek için hala mücadele etmektedir. Bu süreçte, hükümet karşılaştığı direnç karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Türkiye’de hükümetin söylemlerine bakacak olursak, kriz Türkiye’yi “teğet geçmiştir”. Fakat realitede böyle değildir. Birçok küçük ve orta ölçekli iş yeri kapatılmış, işsizlik artmış, enflasyon ve fiyatlar artmış ve ekonomik büyüme küçülmüştür. İşçilerin bazı kanunlar çerçevesinde konumlarının yeniden düzenlenmek istenmesi karşısında eylemler meydana gelmiştir. Bunların en önemlisi TEKEL işçilerinin eylemidir. Öğrenci ve işçi sınıfı bu eylemde bir araya gelmiş ve birbirlerini desteklemişlerdir. Ancak, TEKEL işçilerinin eylemi bastırılmış ve gözle görülür bir kazanım elde edilememiştir. Böyle olmasının nedeni, hükümetin neoliberal politikalarından taviz vermek istememesidir. 

e. Türkiye ve Yunanistan’da Sivil Toplumun Öğrenci Hareketlerine Etkileri
“Sivil toplum” kavramı, “Siyasî otoritenin baskısından nispeten uzak olan toplum modeli; toplumda varolan ve kuruluşu birtakım haklar elde etme çabasına bağlı olan demokratik yapı; toplumun kendi kendisini, devletin kurumlarından bağımsız olarak, yönlendirmesi durumu.[5]” olarak tanımlanmaktadır.

Türkiye’de güçlü devlet - zayıf sivil toplum vardır. Bunun sebebi Türkiye’nin tarihsel arka planında yatmaktadır. Şerif Mardin, Batı ve İslam anlayışını karşılaştırarak sosyal tarihe vurgu yapar. Her ülkenin bir telosu olduğunu ve Batı’nın telosunun düşünen, sorgulayan, üreten birey olduğunu ve bunun sayesinde güçlü bir sivil toplumun olduğunu söyler. İslam dünyasının telosunun ise dini referans alan güçlü bir idarecinin himayesi altında yaşamak olduğunu ve bu nedenle Türkiye’de de zayıf bir sivil toplum olduğunu söyler. Buna ek olarak, Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma güçlü devlet geleneğinin insanları “vatandaş”tan ziyade “kul” olarak görmesi ve merkezden uzaklaştırmaya çalışmasının, bir topluluk içerisinde anlamlı bulunan insanın sorgulamamasına ve insanı tek başına veya bir topluluk içinde hiçbir şey yapamayacağı inancına itmektedir. Buradan yola çıkarak, Türkiye’deki öğrenci hareketleri sivil toplum tarafından tam anlamıyla benimsenmemiştir. Bu açıdan da kitlesellik kazanamamıştır ve çoğu zaman marjinal olarak algılanmıştır. Öğrenci hareketlerinin çoğu faaliyeti topluma fayda getirecek olsa bile ideolojik farklılıklardan dolayı da benimsenmek istenmemektedir. Toplum, bu hareketleri siyasal hayat içerisine almak istemediği için farklı düşüncelerin ideolojik tartışmalar doğurduğunu ve bu nedenle de toplumu böldüğünü düşünmektedir. Bu bağlamda, öğrenci hareketleri Türkiye’de sivil toplumun bir parçası olamamıştır.

Yunanistan’da güçlü sivil toplum – zayıf devlet anlayışı vardır ve sivil toplum “birey” üzerine oturmaktadır. Dönemsel olarak bu anlayışta dönüşümler olsa da sivil toplum içerisindeki birey korunmaktadır. Bu bağlamda, sivil toplum devlet karşısında gelişmiştir. Yeri geldiği zaman devleti baskılayabilmekte ve görevlerini hatırlatabilmektedir. Ayrıca, sivil toplum öğrenci hareketlerini içine alabilmiş ve ona saygınlık kazandırmıştır. Çoğu zaman sivil toplum öğrenci hareketlerini desteklemektedir. Örneğin; darbe zamanında öğrenci hareketlerini marjinal olarak görmeyip yoğun bir şekilde destek vermiş, Alexandros Gregoropoulos'un öldürülmesinden sonra gelişen olaylarda kendiliğinden bu sürece katılmıştır.

Sonuç
Türkiye ve Yunanistan’da öğrenci hareketleri, tarih, siyasal kültür, sosyolojik yapı ve bilinçlenme düzeyi farklılıklarıyla doğmuş ve şekillenmiştir. Türkiye’de öğrenci hareketleri, sivil toplumun içerisinde “marjinal” olarak algılanmaktadır ve dönüştürücü bir özelliğe sahip değildir. Yunanistan’da ise öğrenci hareketleri kitlesel, etkili, sivil toplum tarafından kabul görmekte ve dönüştürücü bir misyona sahiptir. Sonuç olarak, sivil toplumun desteklediği öğrenci hareketleri daha güçlü olmakta, tabana yayılmakta ve sürerliliğe sahip olmaktadır. Bu bağlamda Yunanistan’daki öğrenci hareketleri Türkiye’ye nazaran daha umut vericidir.
                                                                                                                        


Kaynaklar
“Öğrenci Hareketi Nereye? Fransa, İngiltere, Yunanistan, Türkiye” söyleşisi Ankara'da yapıldı. (b.t). 29 Mart 2011, http://www.sdyeniyol.org/index.php/genclik-hareketi/407-qoerenci-hareketi-nereye-fransa-ngiltere-yunanistan-tuerkiyeq-soeyleisi-ankarada-yapld
Sivil Toplum. (b.t.). 28 Nisan 2011, http://www.rastider.com/sivil-toplum#tanimlar
Yunanistan’da Öğrenciler Ayakta. (b.t.). 1 Nisan 2011, http://marksist.com/marksist_tutum/yunanistan_da_ogrenciler_ayakta.htm
Akgül, Ö. E. Polis Şiddeti, Öğrenci Muhalefeti ve Gelecek. 29 Mart 2011, http://www.sdyeniyol.org/index.php/genclik-hareketi/401-polis-iddeti-oerenci-muhalefeti-ve-gelecek-oender-eren-akguel
Aslan, S. (2010). Sivil Toplum ve Demokrasi. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 15 (2), 357-374.
Benlisoy, F. Atina’dan Tunus’a Öğrenci-Gençlik Muhalefetinin Değişen Karakteri. 29 Mart 2011, http://www.sdyeniyol.org/index.php/genclik-hareketi/445-atinadan-tunusa-oerenci-genclik-muhalefetinin-deien-karakteri-foti-benlisoy
Benlisoy, F. Koordinasyon: Öğrenci hareketinde başlangıç mı parantez mi?. 29 Mart 2011, http://www.sdyeniyol.org/index.php/genclik-hareketi/491-koordinasyon-oerenci-hareketinde-balangc-m-parantez-mi-foti-benlisoy
Benlisoy, S. “Yumurta” ve Öğrenci Hareketinin Toplumsal Meşruiyetine Dair. 29 Mart 2011, http://www.sdyeniyol.org/index.php/genclik-hareketi/397-yumurta-ve-oerenci-hareketinin-toplumsal-meruiyetine-dair-stefo-benlisoy
Enternasyonal Komünist Akım. Mayıs 68: Fransa ve Dünya’daki Öğrenci Hareketi. (3 Mayıs 2008). 10 Mayıs 2011, http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2008/mayis-68-fransa-ve-duenya-daki-oegrenci-hareketi
Erdem, K. (12 Aralık 2008). Yunanistan: Gençlik İsyanda İşçi Sınıfı Eylemde. 30 Mart 2011, http://www.marksist.com/kemal_erdem/yunanistan_genclik_isyanda_isci_sinifi_eylemde.htm
Erdem, H. (2009). Yeni bir dünyanın işaret fişeği: Yunanistan. Teoride Doğrultu, (34).
Esmersoy, C. (14 Ocak 2011). Sosyalizm Mücadelesinde Öğrenci Hareketlerinin Yeri. 28 Mart 2011, http://www.bolsevik.org/1355.htm
Gençler, A. (2003). Ülkeler Arasındaki Öğrenci Hareketliliğinin Etkileri ve Sonuçları. Trakya Üniversitesi Sosyal bilimler Dergisi, 3 (1), 74-84.
Katiforis, Y. Το ιδιότυπο ξεκίνημα του φοιτητικού κινήματος . (2 Kasım 2007). 1 Nisan 2011, http://www.vimaideon.gr//Article.aspx?d=20071102&nid=6461682&sn=%CE%9A%CE%A5%CE%A1%CE%99%CE%9F%20%CE%A4%CE%95%CE%A5%CE%A7%CE%9F%CE%A3&spid=1478





[1]Enternasyonal Komünist Akım. Mayıs 68: Fransa ve Dünya’daki Öğrenci Hareketi. (3 Mayıs 2008). 10 Mayıs 2011, http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2008/mayis-68-fransa-ve-duenya-daki-oegrenci-hareketi
[2] Katiforis, Y. Το ιδιότυπο ξεκίνημα του φοιτητικού κινήματος . (2 Kasım 2007). 1 Nisan 2011, http://www.vimaideon.gr//Article.aspx?d=20071102&nid=6461682&sn=%CE%9A%CE%A5%CE%A1%CE%99%CE%9F%20%CE%A4%CE%95%CE%A5%CE%A7%CE%9F%CE%A3&spid=1478
[3] Benlisoy, F. Koordinasyon: Öğrenci hareketinde başlangıç mı parantez mi?. 29 Mart 2011, http://www.sdyeniyol.org/index.php/genclik-hareketi/491-koordinasyon-oerenci-hareketinde-balangc-m-parantez-mi-foti-benlisoy
[4] Benlisoy, F. Koordinasyon: Öğrenci hareketinde başlangıç mı parantez mi?. 29 Mart 2011, http://www.sdyeniyol.org/index.php/genclik-hareketi/491-koordinasyon-oerenci-hareketinde-balangc-m-parantez-mi-foti-benlisoy
[5] Sivil Toplum. (b.t.). 28 Nisan 2011, http://www.rastider.com/sivil-toplum#tanimlar
Blogger Template by Clairvo