2. İstanbul Tasarım Bienali




       Modernliğin en büyük iddialarından biri, her alanı, her eylemi, her toplumsal ilişki biçimini öngörülebilir kılmaya çalışmasıydı. Modernliğin ideolojisi olarak düşünebilecek ‘’ilerleme’’ ideolojisi de bu anlamda, bilinmezliği ve müphemliği ortadan kaldırarak akılcı, öngörülebilir/hesaplanabilir ve bu sayede denetlenebilir bir toplumsal düzen oluşturmayı amaçlar. Yeni toplumsal düzenin akışkan, parçalı ve süreksiz gerçekliği içinde ise, sadece yakın ya da uzak bir gelecek tahayyülünün değil içinde bulunduğumuz ‘’şimdiki zamandaki’’ deneyimlerimizin bile parçalanmış, belirsiz ve değişken bir hale büründüğünü söylemek mümkün. Bu yüzden, genellikle verili gibi düşündüğümüz ‘’şimdiki zaman’’, onu bir an önce tüketip hazza ulaşmanın aciliyeti, şimdide/anda kalmak adına geliştirilen onca popüler kültür söylemlerine rağmen belki de en az gelecek kadar belirsizliklerle dolu ve denetlenemez bir vaziyette. Bu bakımdan, 2. İstanbul Tasarım Bienali’nin bugünden ‘’geleceğe’’ birtakım tasarım manifestoları aracılığıyla bakarak potansiyel de olsa fragmanlar sunması bana iddialı bir iş gibi geliyor.


       Fransız şair, yazar ve filozof Paul Valéry’nin iki dünya savaşı arasındaki döneminin toplumsal ve politik atmosferini dile getirmek için söylediği ‘’Gelecek artık eskisi gibi değil’’ sözü, Zoë Ryan küratörlüğünde düzenlenen 2.İstanbul Tasarım Bienali’nin çıkış noktalarından biri oldu. Valéry’nin bu sözünün, bugün de yaklaşık seksen yıl önceki kadar geçerli ve günümüzün hissiyatını tarif edebileceği ortaya konuluyor. Bu noktada, 2. İstanbul Tasarım Bienali  ‘’Gelecek nedir?’’, ‘’Geleceği nasıl tanımlarız?’’, ‘’Geleceği kim tanımlar?’’ gibi sorulara cevap bulabilmek, ve belki daha da önemlisi geleceğe dair alternatif okumalar yapılmasında yeni sorular sorulması için bir tartışma ve diyalog zemini oluşturmak için yola çıkıyor. ‘’Gelecekten Fragmanlar’’ başlığı altında; Yayın Bölümü, Kişisel Bölüm, Kaynaklar Bölümü, Norm ve Standartlar Bölümü ve Toplumsal İlişkiler gibi bölümlerinde sergilenen 53 projenin hepsinin ortak özelliği çeşitli manifestolar tasarımlayarak geleceğe dair okumalar yapılması ve alternatif yaşam ve toplum modelleri tasarımlanması. 2. İstanbul Tasarım Bienali’nin ön plan çıkan özelliklerinden ilki, manifesto kavramı üzerine eleştirel bir düşünme imkanı sağlaması. Küratör Zoë Ryan’nın da ifade ettiği üzere, bienalin başlangıcında bir tasarım manifestosunun ne olduğuna dair yazılı bir tasarı ele alınmadan, manifesto kavramının sadece yazılı bir beyandan ziyade nesneleri, eylemleri, metinleri kısacası herhangi bir kreatif çalışmayı içerebilecek şekilde genişletilmesi söz konusu.


      2. İstanbul Tasarım Bienali, yeniden kurgulanan manifesto kavramının içeriği ve amacıyla bağlantılı olarak tasarım pratiğini ve süreçlerini toplumsal, politik, ekonomik koşullar doğrultusunda yeniden ele alması ve değerlendirmesi anlamında da önemli bir girişim olarak ortaya çıkıyor. Bienal tasarım süreç ve pratiklerini, işlevsel ve estetik nesnelerin ötesinde küresel ve yerel sorunların tespiti, analizi ve çözümü için bir düşünme ve araştırma biçimi olarak yeniden kurguluyor. Günümüzde geçerliliğini sürdüren mevcut üretim-tüketim ilişkileri ve bunların ortaya çıkardığı toplumsal eşitsizlik, nüfus artışı, konut yetersizlik ve çevre sorunları gibi sorunlara eleştirel ve dönüştürücü modeller sunmak amacıyla geliştirilen ’’sosyal açıdan sorumlu tasarım’’ ya da ‘’sosyal tasarım’’ artık daha fazla konuşulur ve tartışılır bir hale geldi. Tasarımın, içinde yeşerdiği ve beslendiği toplumu ‘’daha iyi’’, ‘’yaşanılabilir’’ ve ‘’sürdürülebilir’’ kılma amacı taşıyan toplumsal bir proje olarak konumlandırılması aslında yeni bir eğilim değil. 19. yüzyılın ortalarında İngiltere’de ortaya çıkan Arts and Crafts hareketinin kurucularından ve ilk İngiliz sosyalistlerinden olan William Morris, endüstrileşmenin ve makineleşmenin beraberinde getirdiği sanatsal, kültürel ve ekonomik sorunlara karşı yeni bir anlayış başlatmıştı. Makineye insanı ve insanın tinselliğini katarak, insanın ve sanatçının mekanik yabancılaşmasını önlemeye, sanat ve zanaat arasında bir uzlaşma yolu bulmaya çalıştı. Biraz daha günümüze doğru gelirsek, ilk tasarım eleştirmeni ve kuramcılarından sayılabilecek Victor Papanek’in 1971 yılında yayımlanan ‘’Design for the Real World’’ adlı kitabı, sosyal açıdan sorumlu tasarıma ilişkin ilk küresel manifesto olarak ele alınmakta.  Papanek, kitabında tasarımcıların kendilerini apolitik konumlandırmalarını ve mevcut tüketim kültürünü yeniden üretecek şekilde kullanışsız ve pahalı tasarımlarını eleştiriyor. [1]


‘’İlgi odağı, incir çekirdeğini doldurmayan ‘’yetişkin oyuncakları’’, parlak kuyruklu ölüm makineleri ya da ‘’seksapeli artırılmış’’ daktilo, tost makinesi, telefon ve bilgisayarlar üretmek olduğu noktada, tasarım tüm varoluş sebebini kaybetmiş demektir.’’ (Victor Papanek, 1971)


       Bu arka planda, 2. İstanbul Tasarım Bienali tasarım manifestolarından benim için ön plana çıkanlar; Yeni Hayatta Kalmacılık (New Survivialism), Altıncı Soy Tükenmesi için Tasarım, Onarım Toplumu (Repair Society) ve Kadıköy’den Bul, Kadıköy’de Buluştur. Jessika Charlesworth ve Tim Parsons’ın ‘’Yeni Hayatta Kalmacılık’’ manifestosu, afet sonrası acil tahliye süreçlerinde kullanılan acil durum çantalarından yola çıkarak tasarlanan alternatif çantalara odaklanıyor ve bu çantalar hayali bir gelecekteki bireylerin duygusal ve fiziksel ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanmış manifestolar olarak ortaya çıkıyor. Altıncı Soy Tükenmesi için Tasarım ise, Alexandra Daisy Ginsberg tarafından asit yağmurlarından dolayı hasar görmüş toprağı, sülüklere özgü salgılama faaliyetinden yararlanarak iyileştirmek üzere tasarımlanan bir dizi yeni makineyi içeren sentetik bir biyoloji projesi. ‘’Onarıma merkezi bir rol verilseydi toplum neye benzerdi?’’, ‘’Değer ve emek arasındaki ilişki yeni şekillerde harekete geçirebilir mi?’’ gibi sorularla yola çıkan Onarım Toplumu (Repair Society) manifestosu, ilk olarak 2009 yılında Amsterdam’daki Platform21’de başlatılmış. Manifestonun içeriği ve amacı kapsamında, mevcut üretim-tüketim-atık döngüsünü kesintiye uğratması anlamında bir potansiyele sahip olması ve bienali gezen kişileri de manifestolarına dahil edebilmeleri anlamında benim için bienalin en önemli projelerinden biri. Geri dönüşümden ziyade ‘’ileri dönüşümü’’ vurgulayan manifesto, kusurlu/hasarlı nesnelere ikinci bir yaşam süresi verilerek onlara yeni bir biçim ve işlev kazandırılmasını hedefliyor. Onarım Toplumu manifestosunun, tüketim kültürüne eleştirel yaklaşımı ve dönüştürücü potansiyeli ile ''sürdürülebilir'' bir toplum inşasına dair bir perspektif sunduğu söylenebilir. Kadıköy’den Bul, Kadıköy’de Buluştur! ise, 72 Hour Urban Action (72 HUA) ve Tasarım Atölyesi Kadıköy (TAK) işbirliğinde, Kadıköy’de buluşma noktaları için kent mobilyaları tasarlanmasına yönelik bir eylem. TAK, Kadıköy’ün mekânsal sorunlarının tasarım yoluyla çözümü için tasarımcıları, semt sakinleri ve karar alıcı mekanizmaları arasında işbirliği anlayışı ile çeşitli projeler düzenliyor. Kent hakkına vurgu yapan proje, Gezi Parkı sürecinde yeniden ortaya çıkan kamusal alanla ilgili yapılacak düzenlemelerde bizzat kentin/mahallenin sakinlerine söz hakkı vererek, onların kamusal alanları oluşturan unsurları yapım sürecine bizzat dahil olabilmelerini amaçlıyor.



          2. İstanbul Tasarım Bienali, geleceğin potansiyel kentleri ve toplumuna ilişkin tasarıları kendini geçmişin üzerine inşa edip, onu yeniden yorumlayarak yaratma düşüncesini ön plana çıkaran manifestolara yer veriyor. Geleceği, bugünün ve geçmişin üzerine inşa etme fikri üzerine düşünmek, İstanbul bağlamında daha da anlamlı. Zira, ‘’gelişim ve ‘’dönüşüm’’ söylemleriyle harap edilmekte olan tarihsel ve kültürel mirasın üzerine kurgulanmaya çalışılan şehrin geleceğine dair Gezi Parkı sürecinin devamında alternatif manifestolar tasarımlanması için, bienal destekleyici bir girişim olarak görülebilir.  








KAYNAKÇA


J. CLARKE, Alison. (2014), Prescription for Rebellion: The Politics and Legacies of Design Activism, 2nd Istanbul Design Biennial 2014 Catalogue, pp. 332-337

Hayran Çığlıkları Ya Da Yabancılaşmış Bir İşçi


İngilizce öğrenmem ile Depeche Mode dinlemeye başlamam bir oldu. 11 yaşımdaydım. Grubun ama özellikle de solist Dave Gahan’ın dikkatimi çekmesinin en büyük nedeni  “It’s No Good” şarkısının klibi. Burada solist bol makyajla, dans eden, bir yandan sakız çiğneyerek eski bir pub da şarkı söyleyen bir adam olarak karşıma çıktı. Etkilenmemem mümkün değildi. 17 yıldır hayranlığım sürüyor; sadece müziklerine değil, kliplerine özelikle de konserlerine, sahne şovlarına. Bu konuda yalnız değilim. Konserlerinde on binlerce insanın aynı hisleri yaşayarak o hayranlıkla bu grubu izlediklerini görmek beni şaşırtmıyor.

Ancak hayranlığımın boyutunu değiştiren bir şey gerçekleşti. Dave Gahan’ın evli, çocuklu bir aile babası olduğunu öğrenmem ve bunun fotoğraflarını görmem. İlk hislerim; sanırım hayal kırıklığı biraz öfke ama çokça kafa karışıklığıydı. Gündelik hayattaki Dave Gahan ile sahnedeki star arasında neredeyse hiçbir benzerlik göremedim. Yıllarca bu imajı tüketmiş, bu yolda bol bol zaman, para harcamış biri olarak kendimi çok kandırılmış hissettim. Dave Gahan diye birisi yokmuş ya da sadece  sahnedeyken varmış. Ancak işin görüntü, imajla ilgili olan boyutu benim için daha şaşırtıcıydı. Bu imajı satarak, benim gibi bu imajı tüketen belki milyonlarca insanın, bir kısmının o starlarla özdeşleşme bir kısmının da onları arzu nesnesi olarak görmesine neden oluyorlardı. Biz de buna karşı çıkamadan sadece bize sunulanı tüketiyor muyduk?

İlk mimetik sanatçı; avdan dönen avcıydı çünkü yaşadığı macerayı dile benzer bir sembolik düzenin içinde kabilenin diğer üyelerine aktarıyordu. Dolayısıyla Auerbach’ın tanımıyla bu sanat “gerçekliğin temsili” idi. Ancak, mimetik, temsilin yanı sıra taklit anlamına da gelebilir. İlk fantastik sanatçı ise yolculuktan dönen denizci gezgindi. Çünkü denizin ötesinde doğrudan bakamasa bile gözünün ucuyla gördüklerini, geri döndüğünde abartarak kimi zamansa yalanlar katarak anlatıyor, kendi kelimelerini ve imgelerini icat ediyordu. (Somay, 2010)

Depeche Mode’un sahne şovları bu sanatçılardan hangisine daha yakın? Depeche Mode şovlarında grubun solisti ön plandadır, seyirciyle iletişim kuran odur. Şarkı söylerken bir yandan mutlaka dans eder. Danslar, oldukça feminendir. Diğer üyeler sadece çaldıkları enstrumanla sınırlıdırlar. Tutarlı olarak her konserlerinde aynı şekilde sahne alırlar. Depeche Mode’un üyeleri, kendi hayatlarındakileri mi sahneye taşıyor?

Fantastik ve mimetik aralarında net bir sınır olan, ya biri ya da öteki şeklinde olması gereken birer kategori değildir. Aksine, her sanat eseri, fantastik ve mimetik öğeleri beraber taşır. Bu sebeple, fantastik sanat ve mimetik sanat şeklindeki kategoriler değil; makamlar vardır. Bu iki makam, her sanat eserinin içinde akar. Bunlardan biri baskın çıkar. (Somay, 2010)

Depeche Mode’un sahne şovları, grup üyelerinin gündelik hayatlarının temsilinden/taklidinden çok daha farklı. Bu noktada aklıma gelen şey; Erich Auerbach’ın “sanatın gerçekliğin temsili” olduğu yönündeki iddiasının bana bir açıklama sağlayamıyor olduğu. Sahne şovu ve oradaki tüm görsel materyalde fantastik makamın, mimetik makamdan daha baskın çıktığını düşünüyorum. Çünkü o şovdan etkilenebilmek için inanmayışı birkaç saatliğine bir kenara bırakıp izlemek gerekiyor.

Sahne şovunu tek tek parçalarına ayırıp baktığımda; şarkı söyleyen bir adam, dans eden bir adam, makyaj yapmış bir adam, dövmeli bir adam gibi öğeler görüyorum. Bu öğelerin gündelik hayatta birer karşılığı var. Ancak tüm bu öğeler öyle bir makamda bir araya getiriliyor ki sonuçta ortaya çıkan şovda fantastik makam daha baskın çıkıyor. Bunu sağlayan; ışık oyunları, konserin, sahnenin atmosferi, ses düzeni, renkler ve pek çok diğer etken de olabilir.

Neden Depeche Mode üyelerinin gündelik hayatlarıyla sahne şovları arasında bu kadar fark var? Bu farkın nedeni sanatçıların sadece fantastik bir şov sergilemek istemeleri olabilir mi? 

Günümüzde bir müzisyenin sadece yetenekleri doğrultusunda eserler ürettiği ve bunları sahnede sergilediği şeklindeki bir inanış benim için fazla naif. Bu şovların gücünü sahnedeki tek bir müzisyenin üzerinde toplayan biziz ya da prodüktörler böyle hissetmemizi sağlayabiliyor. Her bir şovun arkasında çalışan onlarca kişilik ekibi (yapımcılar, halkla ilişkiler, imaj danışmanları vs.)  ya da yüksek miktarda parayı görünmez kılmanın en güzel yolu o müzisyene inanılmaz bir güç atfetmeleri; yani onu starlaştırmaları. Ortaya konulan şov; bir grubun veya sanatçının değil. Sahnedeki şovu gerçekleştiren grup üyeleri de müzik endüstrisinde söz sahibi olan bu büyük şirketlerin içerisindeki birer işçi. Onlardan beklenen, hayatlarını sahneye aktarmaları değil; aksine ayrıntılarının birçoğu önceden belirlenmiş, planlanmış bir şovda üzerlerine düşen neyse yerine getirmeleri. Tıpkı sabah 8 akşam 5, fabrikada çalışan diğer işçiler gibi.

Örneğin aklıma bir başka müzisyen imajı daha geliyor. Aşk acısı çeken ve bu mutsuzluğu bestelere, şarkı sözlerine çeviren biri.  Acı çekiyor, şarkı yazıyor sonra diğer tüm dikkat çelici öğelerden uzak olarak, sadece bir gitar ve gündelik hayatta giydiği kıyafetlerle sahneye çıkıp şarkısını söylüyor. (Tabi böyle müzisyenler varsa) Bu müzisyenin gündelik hayatıyla ürettiği arasında bir kopukluk olmayacaktır. Ancak büyük müzik grupları ya da daha starlaşmış isimler için bunu söylemek daha az mümkün.

Bu noktada Marx’ın 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmalarında ele aldığı Yabancılaşma kavramına bakmak ufuk açıcı olabilir. (Marx, 2000) İlk örnekteki müzisyen, ürettiğine yabancılaşmayacaktır. Depeche Mode için ise, yaptıkları bir şarkı o markanın, grubun isminin sadece bir yönüdür. Şarkının yapılmasından sonraki süreçte şirket tarafından yapılan pek çok diğer düzenleme; örneğin halkla ilişkiler, tanıtım çalışmaları, kostum provaları vs. nedeniyle şovun tamamı artık grubun üyelerinin ürettiğinden çok daha uzak, kopuk farklı bir noktaya gidebilecektir. Üretimin sadece bir noktasında olan Dave Gahan’ın (sonunda ortaya çıkan tüm yan anlamlarıyla, çağrıştırdığı her şeyle beraber) o Depeche Mode markası, etkisi karşısında durumu ne olacaktır? Artık kendi ürettiği müziğe yabancılaşmıştır. Bir yandan bir ilah rolünü oynaması beklenen (özellike sahneye çıktığında onbinlerce insanı kendisine hayran bırakması) bir yandan da kendi ürettiğine yabancılaşıp hayatı, üretimi ve yeteneği üzerinde kontrolü çok fazla olmayan bir “star” kendini nasıl bir ikilemde bulur?

Bu etkileyici star sahnede ya da sadece etrafında hayranları varken hissettiği bu gücü, etkileyiciliği, bu fantastik imajı her ortamda devam ettiriyor olabilir. Yani bu yabancılaşma kalıcı olduğunda, Lacan’ın simgesel düzen olarak tanımladığı içinde yaşadığımız düzenden, anlam dünyasından koptuğunu söyleyebilir miyiz? Lacan için, kuralları olan bir dil içinde konuşmakla yasaları olan bir toplum içinde yaşamak arasında fark yoktur. (Zizek, 2002) Durum böyle olursa; yani bu müzisyen, ilah rolüne kendisini tamamen kaptırırsa gündelik hayatına dönemeyebilir. Bazen ise üzerinde baskı kurularak dönmesine izin verilmez. Bunun dengesini kuramıyorsa psikotik bir deneyim yaşayabileceğini söyleyebilir miyiz? Ama eğer star ve gündelik hayatındaki Dave Gahan arasında bir denge kurabiliyor ve starlığını geçici olarak yaşayıp sonra gündelik hayata geri dönebiliyor ise bu sadece bir yabancılaşma deneyimi olarak kalır. Psikotik deneyimde zaten bir yabancılaşmadan bahsedemeyiz. Çünkü yabancılaşacak bir anlam dünyası kalmamıştır. Grandiyoz hezeyanlar bütün hayatında söz sahibi olacaktır.

Peki biz izleyicilerin, starların bu imajları karşısında durumu nedir?  Şovu izlediğimizde arkasına yatan tüm o hazırlık, plan, üretim sürecini görmeyip solistin kendisine ya da o şova duyulan beğeni, onu arzu nesnesi haline getirmek… Tüm bu süreci Marx’ın meta fetişizmi ile açıklayabilir miyiz? Marx’a göre; kapitalist üretim biçiminde bir ürün, meta haline geldiğinde arkasında yatan üretim süreci görünmez hale gelir. (Marx, 2003) Bizim tüketiciler olarak (konser biletleri, albümleri, t shirtleri vs. satın alan) Depeche Mode gibi bir marka karşısında yaşadığımız da buna benzer bir durumdur. Dave Gahan’ın bedeni; yetenekleri, görüntüsü, sesi ve davranışlarıyla alınıp satılan bir meta haline gelmiştir. Grubun değeri, ne kadar para kazan(dır)dığıyla ölçülür. Frankfurt Okulunun kitle kültürü dedikleri durum bu konuyu açıklar:  “Sadece alışveriş değerleri önemli hale gelmekte, bunun dışında her şey önemini kaybetmektedir.” (Marcuse, 1975: 76)

Bazı izleyiciler bir yandan da bu starlarla özdeşleşmeye çalışabilir. Onlar gibi görünmeyi isteyip bunu maddi olanaklarıyla gerçekleştirmeye çalışacaklardır. Ancak özdeşleştikleri kişinin o imajı aslında sadece sahneye özgü olduğu için bu imajı gündelik hayatında devam ettirmeye çalışan bir izleyici nasıl bir durumdadır? Diğer yandan bu starı hem arzu nesnesi olarak gören hem de onunla özdeşleşen izleyiciler ise psikotik bir deneyim yaşayabilir.

Starların sahnedeki görüntülerinin gündelik hayatlarındakiyle aynı olduğunu kabul etmek sağduyusal bir bilgi olabilir. Bu tarz bir bilgi tartışılmaya, sorgulanmaya gerek olmayandır; çünkü zaten besbellidir. Rock star gündelik hayatında da sürekli enerjik, uçuk kaçıktır, marjinaldir, çok eşlidir gibi... 20. yüzyılın önemli tiyatro yazarı ve yönetmeni Brecht, bu şekildeki sağduyusal bilgileri, tiyatro sahnesinde kullandığı yöntemler ile yadırgatıyordu. (Bloch, 1983) Seyirciler, bu “yadırgatma efekti” ile, sağduyusal olarak doğru kabul ettikleri bilgilerin öyle olmadığını görüyordu. Buna benzer bir şekilde, rock starların kabul edilmiş bu imajlarının sahnede yadırgatılması mümkün olabilir mi? Benim aklıma gelen; sahne şovları devam ederken aile fotoğraflarını arkadaki perdeye yansıtmak. Bu, rock starın imajını yadırgatan Brechtyan bir sahne deneyimi olurdu.

Dave Gahan, sadece bir aile babası ya da sadece bir rock star ikiliğinde kalmak zorunda mı? Yani, yaşadığı deneyimlerden biri ötekine baskın ya da ötekini dışarıda bırakmak zorunda mı? Descartes’tan beri batı düşüncesinde, ikili karşıtlıklar vardır. Sağduyusal bilgi de rock starların bütün hayatlarını rock star olarak geçirdikleri ya da bir aile babasının rock star olamayacağı şeklindedir. Bu ikiliğin çözümü nasıl olacaktır?

Ben, bu ikilk karşısında Frankfurt okulundan Alman filozof, yazar, Marksist Ernest Bloch’un “sadece ... değil, aynı zamanda ... da”  şeklindeki yaklaşımını açıklayıcı buluyorum. (Suhrkamp, 1962) Bloch’un bu yaklaşımında Hegel’in diyalektik kuramının izlerini görmek mümkündür. Bloch’un yaklaşımını temel alırsak bu ikiliği bu şekilde çözmüş oluruz: “Dave sadece bir rock star değil, aynı zamanda bir aile babası da”. Hegel’in aufhebung kavramı ile beraber düşündüğümüzde; Dave, hem bir rock star hem bir aile babası ama bu ikisini de içeren ve bu ikisinin birleşmesinden oluşan üçüncü bir başka şeye yükselir. Yükseldiği üçüncü şey, onun rock star olmasını ve ailesi ile yaşantısını da içerir ancak bunların üzerindedir. Bu durum onu kalıcı bir psikozdan, grandiyöz hezeyanlardan korur. Böylelikle ne Depeche Mode’dan ne de ailesinden vazgeçmek durumundadır. Bir seçim yapmak zorunda kalmaz çünkü bir ikilemde kalmayacaktır. Belki de grubun 33 yıllık müzik kariyerinin ve Dave Gahan’ın 51 yaşında olmasına rağmen sahnede saatlerce etkileyici bir şov sunabilmesinin sırrı da bir aileye sahip olmasıdır.

Bu tam da Marksist kuramın aileye yüklemiş olduğu anlama denk düşer. Aile, ama özellikle evdeki kadın, ağır çalışma koşullarında yabancılaşmış işçinin ertesi gün yeniden çalışabilmesi için gerekli koşulları sağlar: yemek, dinlenme, cinsellik vs. (Engels, 1979) Dave Gahan için ise bu aile, kendisini tamamen kaptırmamasını ve psikotik bir deneyime geçmemesini sağlıyor.

Aileye sahip bir rock starın imajı belki bir miktar sarsılacaktır. Yine de müzik şirketleri açısından, starın kalıcı olarak psikoza girmesinden daha karlıdır. O halde, bu şirketler, imajlarını koruma amacıyla bütün hayatlarını kontrol etmeye çalıştıkları starların bir aile kurmalarına karşı çıkmıyor olabilirler mi?

Yazının başında  belirttiğim ve beni şaşırtan mesele, böyle bir rock starın nasıl olup da bir aileye sahip olduğu idi. Buna yazı boyunca bir açıklama getirmeye çalıştım.

Referanslar
§   Bloch, E (1962), Entfremdrung Verfremdung: Alienation, Estrangment; Verfremdungen vol 1. (Frankfurt am Main)
§         Bloch, E. (1983)  “The Dialectical Method”, Continental Philosophy Review, Volume 16, Number 4, 281-313, (İngilizce’ye çeviren John Lamb)
§         Engels, F. (1979). Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Temeli, Ankara: Sol Yayınları.
§         Marcuse, H.(1975). Tek Boyutlu İnsan (Çev. A. Timuçin, T. Tunçdoğan). İstanbul: May yay.
§         Marx, K. (2000), 1844 El Yazmaları, Birikim Yayınları, İstanbul çev Murat Belge
§         Marx, Karl (2003), Kapital, Cilt 1, Eriş Yayınları, çev Alaatin Bilgi
§         Somay, B. (2010), The View From The Masthead (Journey Through Dystopia Towards An Open-Ended Utopia), Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul

§         Zizek, S. (2002) İdeolojinin Yüce Nesnesi, Metis Yayınları, İstanbul, çev Tuncay Birkan

İlk Bilimkurgu Kütüphanesi


Başarılı bir fizikçinin, Özgen Berkol Doğan'ın anısına açılan Türkiye'nin ilk bilimkurgu kütüphanesinin kurucularından Bülay Doğan ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’nin ilk bilim kurgu kütüphanesi fikri çok heyecan verici. Nasıl başladınız, nasıl çıktı ortaya bu fikir?

Bu fikir en baştan beri bizim aklımızda vardı zaten, daha çok annemin girişimleriyle ufak bir kitaplık kurmuştuk. Zaten abimin Türkiye’ye kazandırdığı üç tane bilimkurgu romanı vardı.

Çeviri olarak mı?


Çeviri olarak. Türkçe’ye çevirmişti. Kendisi bilimkurgu edebiyatına çok meraklıydı. Hem okuyordu hem de çok küçük yaşlardan beri sadece kitaplar değil; filmler olsun, bilgisayar oyunları olsun… Bambaşka bir şey olduğu için… Hatta bazı bilimkurgu severler edebiyat olarak kabul etmiyormuş, bilimkurgunun yeni felsefe olduğunu savunuyorlar. Biz de gerekli bir şey olarak gördük bilimkurguyu. Abimin sevmesi, buna gönül vermesinin yanı sıra olmayanı düşlemek için, bugünü sorgulamak için anlamlı geldi. Böyle bir yer kurduğumuzda hem bilimkurgu sevenleri bir araya getirmek istedik hem külliyatı ortaya çıkarmak istedik, Türkçe’de yayınlanmış bilimkurguları, yabancı bilimkurguları bir araya getirip insanların bir arada olacakları hatta bir gün bir arada bir şeyler üretebilecekleri bir alan olsun istedik. Burada biz aynı zamanda söyleşiler de yapıyoruz. Bilimkurgu alanında söyleşiler yapıyoruz, fizik alanında söyleşiler yapıyoruz. Böyle olunca yaratılan bir yer oluyor. Kütüphanelerde biraz durağan öyle bir duygu vardır, cansız gibi gelir. Ama yapılabilecek o kadar çok şey var ki. İnsanları kitaplarla karşılaştırabilmek için, kitaplardan yeni bir şeyler yaratabilmek için, bir birikim olması lazım bir şey yaratabilmek için. Bu kitaplarla bu birikimi yaratmaya çalışıyoruz işte.



Peki süreç nasıl işleyecek, uzun vadede hedefler nelerdir burayla ilgili, neler yapacaksınız? Söyleşiler, külliyat oluşturmak… Bunlar dışında?


Mesela beş yıldır Robert kolejde liseler arası bir dans festivali yapıyoruz. Latin dansları ve tango yine abimin sevdiği danslardı. Bilim ödülleri veriyoruz. Aslında çok farklı alanlarda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bütün bunları bir çatı altında birleştirmeyi düşünerek burayı kurduk. Yani, burayı eğer kültür merkezi gibi bir yer yapabilirsek… Siz de görmüşsünüzdür bir sürü edebiyat kitabı var, sosyal bilimler, tarih kitapları var; yani biz bunlarla genel, ortalama okuyucuyu tatmin edebilecek kadar kaynak olsun istiyoruz; ama asıl hedef bilimkurguyu tamamlamak. Buraya gelen bir bilimkurgu meraklısı aradığı kitabı bulsun, bulunamayan bir dergiye burada erişsin. Bunu istiyoruz. Bunların yapılabildiği bir yer olsun. Aynı zamanda söyleşilerin ve daha büyük panellerin yapılabileceği bir alanımız olsun. Atölyelerin, tiyatro, dans atölyelerinin olması, tüm bunlar bizim aklımızda aslında. Hatta ileride yapabilirsek, bilimkurgu edebiyatına katkı sağlayabilecek öykü yarışmaları düzenlemek… Böyle projeler var aklımızda ama yavaş yavaş gitmek gerekiyor. Bu kütüphaneyi kurma sürecinde bile ne kadar zor oluyormuş bunu fark ettik yani ufacık bir detay bile çok zamanınızı alabiliyor, sizi umutsuzluğa düşürüyor ya da bazen öyle bir yerden öyle bir destek çıkıyor ki mutlu oluyorsunuz. Bir şeyler yapınca gerçekten destek olanlar oluyormuş diyorsunuz. Bir de tabii insanlara ulaşma sorununuz oluyor. Tabii şu zamana kadar; sadece facebook üzerinden ve google gruptan kişilere ulaşıyoruz. İnternet sitemiz hala yapım aşamasında, kişilere ve farklı camialara duyurunca asıl o zaman burası yaşayan bir yer haline geliyor. Dağla ilgili bir söyleşi olduğu zaman dağcılar buraya geliyor, fizikle ilgili bir söyleşi olduğu zaman hem fizikçiler hem de öğrenciler geliyor. Daha küçük yaşta lise ve ortaokul öğrencilerinin de geldiği oldu. Bizim hoşlanmamız ya da bizim için anlamlı olmasının yanı sıra tabii başka insanlar için de burası anlamlı bir yer haline gelince o zaman biz bir şeyleri gerçekleştirmiş oluyoruz, buranın devamlı bir yer olmasını sağlamış oluyoruz. 

Yaşadığınız zorluklardan bahsetmiştiniz, nelerdi onlar?

Yer arayışında çok zorlandık. Daha öncesinde bazı belediyelerle iletişime geçtik. Çünkü böyle bir yeri maddi olarak götürmek çok kolay bir iş değil. Yardım aradık Kadıköy Belediyesinden, Fatih Belediyesinden, Maltepe Belediyesinden. Maltepe Belediyesinden bize çok olumlu cevaplar geldi; hatta yer bile sağlayabileceklerini söylediler. Ama o zaman da bizim şöyle bir çekincemiz oldu; bizim ulaşmak istediğimiz kitle gençlik, öğrenciler, araştırmacılar ve insanlara ne kadar yakın olursanız, merkezi olursanız insanların gelmesi o kadar kolay oluyor. O yüzden Maltepe fikrinden vazgeçtik ve Kadıköy’de bir yer bakmaya başladık ama bir takım bürokratik zorluklar çıktı, bir kütüphane kurmanın zorlukları. Güzel bir şeymiş gibi gözüküyor ama somut hale geçince mesela dairelerini vermek istemiyor insanlar veya apartman sakinlerinden imza toplanması gerekiyor böyle bir yerin açılması için; “Kütüphane mi olurmuş binanın içinde”, “Dernek altında yapacaksanız o derneğin nasıl olacağını biz nereden bilelim” gibi bir sürü şey çıkıyor o yüzden burayı çok zor bulduk. Ama çok da memnun olduk çünkü tam da Kadıköy Çarşı’nın göbeğindeyiz. Antikacılar Sokağının hemen yanındayız. Zaten gençlerin çok dolaştığı yerler. Buraya bir şey kattık herhalde; çünkü Kadıköy’de oturan bir çok kişi gelip “Burada hiç böyle bir şey yoktu” diyor. Bir yandan gerçekten bilimkurgu açlığı varmış bir yandan da kütüphane açlığı varmış demek ki. Gelenimiz gidenimiz bol oluyor ama bakalım devamı olacak mı işte. 


Bilimkurgu insana daha öncesinde düşünmediğini düşündürebilen bir alan, hem ütopyalar hem de distopyalar anlamında. Bunu insanlara anlatmak kolay oluyor mu? Yani sadece kitap okuyalım ve orada kaldı gibi değil de daha eleştirel olabilmeleri, sorgulayabilmeleri için insanlara bunu nasıl aktaracaksınız?

Burada aslında iki tane zorluk oluyor. Bir, bilimkurgu okuyan bir kitle var genç bir kitle veya çocukluğunda okuyup bırakanlar var. Bu sebepten de bunu bir çocukluk uğraşı gibi düşünen bir kitle var. Ama daha büyük bir kitle bilimkurguya önemsiz ve değersiz bir şeymiş gibi bakıyor. Sosyal bilimler camiasında ise bu konuya daha farklı yaklaşan kişilere rastlıyoruz. Bilimkurgunun değerini, bir düşünce biçimini aralayabileceğini… Özellikle bilimkurgunun tarihine baktığımızda, sansür dönemlerinde bilimkurgu yapıtları ve fantastik kitaplar çok fazla ön plana çıkabiliyor, insanların başka bir derdi anlatmak için kullandıkları bir yol olabiliyor. Tabii şu da var, son dönem fantastik yazına baktığınızda “best seller” ya da sadece okumak için “yaz kitabı” diyebileceğiniz kitaplar çok fazla var, çok büyük bir piyasa haline gelmiş durumda. Bu da belki bazı insanların tepeden bakmasına sebep oluyor. Ama bir yandan da bilimkurguya hak ettiği yer pek verilmiyor. Özellikle de ülkemizde. Şu anda bazı dernekler var bunu değiştirmeye çalışan, mesela FABİSAD isimli dernekle iletişime geçtik. Burada Türkiye’den bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarları ve başka sanat dallarında bu konuyla ilgilenenler, fantastik ve bilimkurgunun nasıl başka dünyalara kapı aralayabileceğini insanlara anlatmaya çalışıyorlar. Devamlı yazmak, anlatmak, konuşmak, konuşmak, konuşmak gerekiyor, başka bir çözümü herhalde yok. Zaman içinde oturacak bir şey bu çünkü. Bize “Neden bilimkurgu? Bilim kütüphanesi açsaydınız ya” diyenler… Şu an baktığımızda da bir çok bilim-sosyal bilimler olsun doğa bilimleri olsun- sadece teknoloji haline getirilirse ya da sadece “bizim işimize yarayabilir bir şey haline getirilirse” anlamlıymış gibi gösterilmeye başladı. Fizik bölümleri, felsefe bölümleri “bir işe yaramadığı” gerekçesiyle kapatılıyor ülkemizde. Böyle bir yerde bilimkurgu deyince de insanlar onun hiç anlamı yokmuş gibi bakıyor. Ama aslında değerli ve anlamlı olanın bu olduğunu, piyasada ne kadar para ettiği değil de yani gerçekten düşünmekle ilgili bir şeyin önce hayal etmekten geçtiğini böyle bir kütüphaneyle anlatabileceğimizi düşündük biz.


Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesini Pazartesi hariç haftanın her günü 11:30 - 18:30 arası ziyaret edebilirsiniz.
Kütüphaneyle ilgili etkinlikleri takip etmek için Facebook sayfaları: http://www.facebook.com/OzgenBerkolDoganBilimkurguKutuphanesi

Türcülük Karşıtlığı Mümkündür


Canlılara; sadece ait oldukları türden dolayı farklı bir değer atfedilmesine karşı çıkan anti türcü düşüncenin, cinsiyete dayalı ayrımcılıkla nasıl bir bağlantısı vardır? Merak ettik ve Sosyalist EBT üyeleriyle bu konuyu konuştuk

Sizce kaç farklı toplumsal ayrımcılık vardır?
Toplumsal ayrımcılıkların birbirine eklemlenmiş, niteliği, niceliği, yoğunluğu birbirinden farklı çok sayıda biçimi vardır. Ancak toplumsal ayrımcılıklar 4 temel kategori altında sınıflanabilir: Yaşa dayalı toplumsal ayrımcılık (gerontokratik ayrımcılık), cinsiyete ve cinsel kimliğe dayalı toplumsal ayrımcılık (patriarkal ve homofobik ayrımcılık), sınıfa dayalı toplumsal ayrımcılık (sınıfsal ayrımcılık), ırka dayalı toplumsal ayrımcılık (ırkçı ayrımcılık) Bunların her biri, birbiriyle çeşitli düzlemlerde kesişebilir, birbirini besleyebilir.

Eşcinsel, biseksüel, trans, interseks ve aseksüel bireylere uygulanan ayrımcılık ile farklı canlılara uygulanan ayrımcılık arasında sizce bir ilişki var mıdır?
İnsan türü dışındaki canlılara uygulanan ayrımcılık (türcülük) ile cinsel kimlik ayrımcılığı arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Türcülük, uygarlığın tarihsel ortaya çıkışının ve Antik Komün’ün yerini ele geçirdiği tarihsel devrimin ürünüdür. Uygarlıkla birlikte insan, doğanın eşit ve sıradan bir parçası olmaktan çıkıp doğaya egemen olmaya ve hükmetmeye yönelen bir sürecin içine girmiştir.
Antik Komün’de bitkiler, taşlar, hayvanlar ve cisimler ruhani bir mana içeriyordu. İnsanlar hediyeler vererek, adaklar adayarak doğadan yardım talep ediyor ve doğayla bütünleşme içerisinde yaşam pratiklerini icra ediyordu. İnsan, Antik Komün’de, yalnızca evrenin ve doğanın bir parçası değildi; evrenin ve doğanın bizatihi kendisiydi. İnsan, kendisini çevreleyen her şeyle doğal ve bütünsel bir bağ içindeydi. Kadın ile erkek arasındaki ilişki de o sayısız bağdan biriydi.
Uygarlıkla, Tarım Devrimi ile insanlar, hayvanlar, bitkiler evcilleştirilmiş, yerleşikleşmiştir. Animizm ve Şamanizm gibi Komün dinlerinin yerini tek tanrılı semavi dinler almıştır ve bu dinlerin her biri sınıfsız toplumun doğaya yönelik eşitlikçi algısının yerine, insanın doğaya hükmedeceği antropomorfik (insan-merkezci) bakışı getirmiştir. Uygarlık, insan dışı canlılara ve cansız dünyaya insan merkezci iktidar kurmayı tesis etmiştir.
Heteroseksüel olmayanlara uygulanan toplumsal ayrımcılık da tıpkı türcülük gibi uygarlığın tarihsel ortaya çıkışının ürünüdür. Bu anlamda türcülüğün ortaya çıkışıyla heteroseksizm, aynı tarihsel evrenin oğulları olması niteliğiyle ortaktır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur. Türcülük, uygarlık üst yapısının ya da bir başka ifadeyle uygarlık dininin bir unsuru olarak değil de toplumsal bir ayrımcılık biçimiyle sınırlı bir tarzda formüle edildiğinde, türcülüğün maddi arka planları analizde ıskalanmış olur. Oysa türcülük demek, Tarım Devrimi, evcilleşme, yerleşikleşme, sınıflaşma gibi son derece somut ve tarihsel süreçlerin oğludur. 


Heteroseksizm sanıldığı ve formüle edildiği gibi toplumsal ayrımcılık biçimi değildir. Heteroseksizm, uygarlık dininin cinsellik ve cinsiyet ilişkilerini üretim ilişkilerinin ihtiyaçlarına göre düzenleyen bir sistemidir. Bu sistem, bireylere dışsal ve zorunludur. Türcülük de dışsal ve zorunludur ve uygarlık üst yapısının sistemidir.
Uygarlık üst yapısını ve o üst yapının maddi dayanaklarını, maddi üreticilerini ve yeniden üreticilerini hesaba katmayan her perspektif, liberalizmin ideolojik mistifikasyonuna araç olur. Nitekim, uygarlık üst yapısı ideolojik olarak başka canlılara egemenlik kurulmaması gerektiği anlayışıyla ya da heteroseksüel olmayanlara ayrımcılık yapılmaması gerektiği anlayışıyla tüm sistemini muhafaza edebilir. Bugünkü neo liberal kapitalizmin cilvesi, heteroseksizmi homofobiden arındıran ideolojik manüplasyonu, eşcinsel ve transların zaferi olarak başta eşcinsel ve translara yutturmasında gizlidir. Bu bağlamda Sosyalist EBT Hareketi olarak, “eşcinsel haklarının genişletilmesi” politikalarından her söz edildiğinde irkiliyoruz. Hele sicili eşcinsel katliamlarıyla dolu emperyalist ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin, bunu artık demokratlık göstergesi olarak sunması karşısında devrimci eleştirinin yeniden gözden geçirilmesi kanaatine varıyoruz.
Türcülük karşıtlığı, homofobi karşıtlığı gibi mümkündür. Ancak esas olan meselelerin uygarlığın devrimci eleştirisine, kapitalizmin devrimci eleştirisine varıp varmayacağıdır. Yoksa düşman, türcülük karşıtlığı ve homofobi karşıtlığını, onun maddi tarihsel dayanaklarının es geçilmesini sağladığı ölçüde destekliyor da. Buna karşı teyakkuzda olmak gerekir.

Hayvan gıda sektöründe, modada (kürk, deri vs) ve diğer alanlarda sömürülüyor olması, sizce ayrımcılık ile ilişkili midir? Ne açıdan?
Hayvanların, insanların ihtiyaçları için öldürülüyor ya da sömürülüyor olması, yukarıda sözünü ettiğimiz antropomorfik uygarlık süreciyle ilişkilidir. Hayvanların sömürülüyor ya da öldürülüyor olmasından duyulan hümanist rahatsızlığın, bu anlayışın karşısında giderek yükseldiğini ve gelişmiş burjuva toplumlarında bu hassasiyetin muhalefet düzeyinde kitleselleştiğini görüyoruz. Bizim için temel soru şudur: Bu hümanistik rahatsızlık, hayvanların sömürülmemesini ve öldürülmemesini imkanlı kılabilir mi?


Kapitalizm pekala, hayvanlara yönelik hassas kalplere tekabül eden sektörlerini yaratabilir, yaratıyor da: yeşil ve ekolojik tarım, yeşil ve ekolojik piyasalar ve hayvanların denek olarak kullanılmadığı ilaç ve kozmetik endüstrisi örnekleri, bu burjuva hassasiyetlerle paralel gelişti. Ancak sorun kökten çözülmüş değil, zira piyasa serbest olarak var olduğu sürece sömürü yok olamaz. Sermayeyi, bir küfür gibi algılamadığımız, sanki sermayeyi sömürü ifadesinin eş anlamlısı olduğunu kabul etmediğimiz her an, ideolojik liberal mistifikasyonun aracı haline geliriz. Sermaye varlığını sürdürecek ve siz hayvan haklarını savunacaksınız, sermaye varlığını sürdürecek siz homofobi karşıtlığı sürdüreceksiniz! Siz, bu durumda haksızlıkları ve sömürüyü daha görünmez kılan bir haksızlık ve sömürü düzeninin öznesisinizdir! Siz sermayeyi ideal seviyesine çekip gençlik aşısı vuruyorsunuzdur!
Dolayısıyla türcülük karşıtlığında yegane tarihsel materyalist yol, sermayenin tümden ilga edilip, üretimin ve ihtiyaçların ismine devlet dediğimiz bir tek organ aracılığıyla toplumcu, eşitlikçi ve anti-antropomorfik prensiplere göre dizayn edileceği bir toplumsalı ve ekonomiyi tesis etmeye yönelik savaş vermektir. Bizler, bunun adına sosyalizm diyoruz. Bugün, hayvanlara vicdan kabul etmeyen muameleler edilmesine tanık olduğumuzda sosyalizmin sadece insanlığın yegane kurtuluş yolu olmadığını, sosyalizmin hayvanların ve doğanın da yegane kurtuluş yolu olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bugün, hayvanlar ve doğa, insanlığı üretim ilişkilerini doğa-merkezli tesis edecek sosyalist devrime çağırmaktadır. O sese kulak vermek, insanlığın da tek çıkış yolu.



Gösteri Dünyasının Görünmez İşçileri





Sömürünün her türlüsüne karşı çıkmak elzemdir. Ve sömürülen denildiğinde nedense akla ilk gelen insan olduğu için bu sömürünün bazı türleri görünmez kalır.

Bunun görünmezliği sömürünün ve zulmün her sürmesi anlamına gelir hem de birçok insanın- sermayedarların, tüketicilerin- farkında olmadan ve belki istemeden de olsa bunun bir parçası olmasına neden olur.

Bu yazıda gösteri dünyasından kastım; performans sanatları; hatta klipler. Bu görünmez işçiler ise hayvanlar.

Yıllar önce Türkiye’de bir kadın pop şarkıcısının klibinde “oyuncu” olarak yer alan bir kedi, çekimler sırasında sakin durması için verilen ilaç nedeniyle birkaç gün içinde hayatını kaybetmişti. Bunun üzerinde çok durulmadı. Ne de olsa her şey sanat içindi (!)

Şu aralar devam etmekte olan yetenek yarışmalarında hayvanlar ve sahiplerinin sahneye çıkıp, o hayvanı eğitmek adı altında yapılanların alkış aldığı; hatta birinci olup ödüllendirildiği olgular söz konusu.

Sirkler ise bu tür gösterilerin gerçekleştiği ve hayvanların yukarıdaki örneklerde olduğu gibi,  iradeleri dışında tutsak edilip çalıştırıldığı ve üzerinden para kazanılan acımasız bir şov çeşidi.

Kapitalist sistemde bir burjuvanın işçi çalıştırması, o işçinin iradesiyle mümkün. Kimse o işçiyi zorla tutup çalıştırmaz. Ama çalışmazsa da yaşam kalitesinin ne hale geleceğini bilir, o ayrı bir yazı konusu.

Gösteri dünyasındaki hayvan işçiler ise bu durumdan çok daha acımasızca sömürülür. Doğalarından koparılır, kafeslere hapsedilir. Edimsel koşullama yöntemiyle ödül-ceza sistemiyle sözde “eğitim”leri gerçekleştirilir.


Bu hayvanın gösteri için istenilen tepkiyi (yani hareketi) yapması sonucu bir parça ödül yemeği alır. Tabi ki yine kafesinde ve tutsakken. Ama “eğitilme” safhasında istenilmeyen davranışlarda da bulunacaktır. Gösteri için pedal çevirmeyi öğretecekse eğiticileri bir köpeğe, bir noktada bunu öğrenmeyi bırakıp havlayabilir, yere yatıp uzanabilir, eğitim alanından çıkmaya çalışabilir vs. Burada ceza sistemi devreye girer. Bu cezalar kaynar su, çivili sopa, kırbaç, elektrikli çubuk anlamına gelir. Acı çeken bu köpek, bir daha o istenmeyen hareketi yapmamayı öğrenir.

Sirkler masum görünen gösteri alanlarıdır. Ancak arkasındaki zulüm, sömürü, acı, korku bizim gözlerimizden uzak yerlerde gerçekleştiği için görünmez değildir.

Bugün dünyanın pek çok yerinde insanlar, dostlarının tüm bunlara maruz kalmaması için çaba göstermektedir. Şu an bile kapalı kapılar ardında zulüm devam ederken herkesin elini, taşın altına koyması gerekir.

Emre Zeytinoğlu 'Aydınlanma' Sergisi

Emre Zeytinoğlu’nun Galeri Miz’de açılan "Aydınlanma" isimli sergisinin açılışında kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Emre Zeytinoğlu "Aydınlanma" sergisi hazırlıklarında



Emre Zeytinoğlu; Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyesi, "Sanatın Suç Ortakları", "Sanat Üzerine Yersiz Yorumlar" isimli kitapların yazarı. Çok sayıda sergide küratörlük gerçekleştirdi ve Açık Radyo’da "Kükreyen Fare" isimli programı sunuyor. 

Serginin ismi neden Aydınlanma?

British Museum’da Aydınlanma Galerisi vardır, bu sergi oranın taklidi; yani o mantığın taklidi. Şimdi oraya baktığımız zaman bir takım küçük ya da büyük objeler vardır. Biz konuşuruz ya, “17. ya da 18. yüzyıldan beri tarihi eserleri batıya kaçırdılar.” Onlar aslında kaçırılmadı. Müsaade ediliyor ve buradan götürülüyor. Oraya gittiği zaman, onların koleksiyonerleri var. Bu koleksiyonerlere onları satmak istiyorlar. Ama o objelerin ne olduğunu koleksiyonerler bilmedikleri için onların ne olduğunu, götürenler izah ediyor. Yani değerlerini açıklıyor “Şöyle iyidir, böyle iyidir” o objeye değer atfediyorlar ve ikna edebilirlerse ona göre paraya satabiliyorlar. Ama sonra küçük küçük nesneler üzerine öyle bir bilgi birikiyor ki batı aydınlanmasının o bilgiye yönelik depolaması, isteği orada doğmaya başlıyor. 

Aydınlanma sergisini gezerseniz orada küçücük bir obje için ciltlerce kitap yazılmış. Ama bu eninde sonunda bir bilgi birikimi; yani doğu hakkında, dünya hakkında evrensel bilgiler oluşmaya başlıyor. Yani bir objeye değer atfediyorsun.

Bu sergi de onun kopyası; yani aslında o mantığın kopyası. Küçük küçük objeler var, kimse tarafından değerli bulunmuyor. Değer vermeye başladığın zaman işte çizimler yapıyorsun, makaleler yazıyorsun, kitaplar oluşturuyorsun ve herkes “evet, bu değerli bir şeymiş” demeye başlıyor. Ama bir kültür de böyle oluşuyor. Şöyle oluşmuyor: "Bir aydınlanma kültürü var, bir de aydınlanma kültürünün karşısında başka bir kültür var, İslam kültürü var ya da batıya, aydınlanmaya karşıt bir kültür var. Hangisindensin sen, şunu mu tutayım, bunu mu tutayım?" Sen neyi seviyorsan, neyi değerli buluyorsan, objeye hangi değeri veriyorsan kişisel bir şey oluşturursun.

İşte o Aydınlanma Galerisi de öyle bir şeydir. Biz de burada orayı taklit ettik, onun için adı "Aydınlanma". Serginin kataloğu, British Museum’daki Aydınlanma Galerisi’nin kataloğunun aynısıdır. Birebir Türkçe’ye çevrilmiş. Kapaktaki resim bile British Museum’daki serginin resmidir. Ama bunu tesadüfen o fotoğrafın çekildiği -üç aşağı, beş yukarı- aynı yerden ben çekmişim. Hiç böyle bir proje için çekmedim. Bir kaç fotoğraf çekmiştim, bir baktım aynısı... Zaten o serginin de taklidi olduğu için hemen kataloğa koyduk.

British Museum'da yer alan Aydınlanma Galerisi

"Hale" kavramını kullanıyorsunuz. Gerçekten de burada ilk bakışta hiç anlam veremeyeceğimiz nesneler bilgiyle beraber bir haleye sahip olmaya başlıyor. 

Hem de bir hissiyat var, mesela o tellerde (Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevi’nde kalmış olduğu hücrenin telleri) bilgi veriyorsunuz; yani "Sabahattin Ali’nin penceresinden aldım bu telleri" diyorum hem de bir hissiyat yüklüyorum, bu da var işin içinde.

Kitlesel üretimin ya da endüstriyel üretimin olduğu bir dönemde nesnelere anlam atfedemiyoruz. "Hale" kavramını kullanarak buna yönelik bir eleştiri de getiriyor musunuz?

Hayır getirmiyorum. Mesela 18. yüzyılda endüstriyel üretim başlıyor. 18. yüzyıldan itibaren aynı senin dediğin şeyler o zaman da söyleniyor. "Bu endüstriyel üretim geldi, hissiyatı aldı götürdü, hiçbir şeyin hiçbir değeri kalmadı. Her şey mal oldu, alınır satılır mal oldu" diyorlardı. Kapitalizmden söz etmeye başlıyorlar; ama işte Aydınlanma da tam o zamanlar zaten, bir taraftan da bu hissiyat da işliyor. Hepsi iç içe. Mesela “Bugün hiçbir şeye değer atfedemiyoruz”, hayır atfediyorsun. O zaman da atfedemiyordun; ama bir taraftan da atfediyordun, her şey iç içe geçiyor. 

Serginizde bir çok nesne var, tarihi nesneler 17. ve 18. yüzyıldan nesneler. Bir de Sabahattin Ali var, bunları bir araya getirirken nasıl bir düşünceniz vardı?

Evet; mesela Büyük İskender dediğin zaman M.Ö 330 diyelim o savaş, Isos savaşı. Sabahattin Ali, 20. yüzyıl. Benim anlatmak istediğim, nesnelerin tarihi durumları değil. Sen bugün hepsine birden bakabilme şansına sahipsin. Ben Büyük İskender parçasını 3 ay önce gördüm. Ayağını vuruyorsun, o parça çıkıyor. Priene’deydim ve o parça çıktı. Sonra oradan Sinop'a gittim, bu sefer teller çıktı. Hepsini birden bu gün görebilme ya da elime alabilme şansım var. Bu nesneleri tarih farklarına göre kategorize etmedik ve hepsini aynı hissiyatla yaptık. 

Bununla ilgili Doğan Kuban’ın çok güzel bir lafı vardır, diyor ki “Bütün tarihsel geçmişi yolda yürürken görebilirsiniz. Mesela bir oteldesiniz Sultanahmet’te, oradan çıkıyorsunuz, beş dakika sonra Ayasofya’dasınız”



Emre Zeytinoğlu’nun "Aydınlanma" başlıklı sergisini 15 Ocak - 08 Şubat 2013 tarihleri arasında Teşvikiye Galeri/MİZ’de ziyaret edebilirsiniz.


Kesik başlar, hayvan cesetleri

Damien Hirst gibi sanatçılar aykırılıkları bir araca dönüştürür; ortada sadece bir aykırılık vardır ve bu aykırılığın ardında daha derin bir anlam yoktur.

Duygu Öztürk, Berk Efe Altınal




Sanatçılar yaratıcılıkları, aykırılıklarıyla tanımlanır, tanımlanabilir. Bazense, sanatçılar bu aykırılıkları bir araca dönüştürür. Öyle ki, ortada sadece bir aykırılık vardır ve bu aykırılığın ardında daha derin bir anlam yoktur.

Damien Hirst’ten bahsediyorum. Kendisini kısaca tanıtmak gerekirse 1965 İngiltere doğumlu. 80’lerin sonlarından bu yana enstalasyon, heykel, resim ve çizimleriyle sanat, hayat ve ölüm arasındaki karmaşık ilişkiyi keşfetmeye çalışıyor (1)

Genç bir adamken çizimler yapmak için Leeds’in Anatomi okuluna sık sık gidiyor. Hatta 1991’de bu ziyaretleri sırasında bir cesetin kafasıyla yan yan poz verdiği “With Dead Head” fotoğrafı ileriki yıllarda, pek çok sergide görücüye çıkıyor.



1991’de ise onun tanınırlığını arttıran işlerini yapmaya başladı. “Natural History” (Doğal Tarig) adını verdiği seride, “formaldehit” adlı bir tür kimyasal çözeltiyle dolu, çelik ve camdan oluşan tankların içine ölü hayvanlar yerleştirdi. Bunların en ünlülerinden biri, bir köpek balığıyla gerçekleştirdiği “The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living” (Yaşayan birisinin zihninde ölümün fiziksel imlansızlığı) işiydi. Bu işi, bugün artık güncel sanatın en ikonik işlerinden birisi sayılmaktadır.


Geçen yaz, İngiltere'nin ve dünyanın en saygın güncel sanat kurumlarından Tate Modern'de sanatçının retrospektif sergisi düzenlendi. Bu sergi ilk günlerinden itibaren tepki çekti. Damien Hirst'ün ölü hayvanları camdan tanklarda sergilemesine alışmıştı herkes. Ancak kimse, elektrikli ölüm tuzağını beklemiyordu. Tepki çeken işlerden birinde, bir camekanın içerisinde sinekler yaşıyordu ve ölü bir dana kafası da onlarla beraber orada duruyordu. Sinekler, bu ölü hayvanın kafasından besleniyorlardı; ancak bir de tuzak vardı. Bu tuzak elektrikli bir ızgaraydı ve sinekler sürekli oraya değip ölüyorlardı. Ortada bir sürü ölü hayvan vardı. 

Başka bir odada ise benzer bir durum kelebeklerle yaşanıyordu. Hirst'un anlatımına göre; odada kelebekler serbestçe dolaşıyor ve yaşam döngülerini gerçekleştiriyordu. Ancak gerçekler pek böyle değildi. Serginin açık kaldığı iki aya yakın sürede 9000 kelebek ölmüştü. Kaç sineğin öldürüldüğünü ise saymak mümkün bile değil.

Hirst'e yönelik ayrıca çok sayıda intihal suçlaması yapılıyor. İşlerinin kendisi tarafından değil, mekanik bir şekilde üretim yapan bir grup tarafından yapıldığını ve orijinal Damien Hirst eseri diye bir şeyin olmadığını öne sürenler var. Lori Precious'ın 1994'te yine kelebeklerle yaptığı işini kopyalamakla suçlanıyor. Her iki iş de boyalarla değil, ölü kelebeklerle yapılmış. Kararı size bırakıyoruz:


Lori Precious - 1994


Damien Hirst - 2006

Damien Hirst ile ilgili dikkat çekici haberler bunlarla sınırlı değil. Times gazetesine göre, 215 milyon sterlinlik kişisel servetiyle yaşayan en zengin İngiliz sanatçı.

Bir sanatçı için görünürlük önemlidir. Ne kadar aykırı, çarpıcı o kadar görünür! Basının ve dolayısıyla halkın ilgisi, bakışları bu sanatçı üzerine toplanır. Bunda şaşırılacak bir şey yok. Ancak yaratıcılık derken ve bundan hem kültürel sermaye hem de ekonomik sermaye elde ederken yaratıcılığının sınırlarının pragmatik yönlerini sorgulamak gerekebilir.

Damien Hirst'ün intihallerini protesto eden aktivistler

Yaratırken öldürmek! Damien Hirst'un yaptığı tam olarak bu. Üretmeye devam ederken, ölümlere de neden olmak! Birbirine karşıt iki kelime Hirst'un sanatında yan yana, iç içe...

Sosyalistler ve Hayvan Hakları




International Socialist Review dergisinin editörlerinden Paul D'Amato, 2009'da “Sosyalizm ve 'Hayvan Hakları'” isimli tarihin bir noktasında SWP'nin ve International Socialist Review'in utanç duyacağını düşündüğüm bir yazı yazdı ve bu yazıda bütün ana akım egemen fikirleri arka arkaya sıraladı. Kendisine muhalif diyen bir derginin böyle bir yazıya yer vermesinin çelişkini yönü bir yana, bir sosyalist derginin editörlüğünü yapan bir insanın bu egemen fikirleri savunması ve yayması tamamıyla hiç bir meşruluğu olmayan bir durum.

Aşağıda okuyacağınız yazı ise Brennan Browne isimli hayvan hakları aktivistinin yazmış olduğu cevaptır. Yazıda Paul D'Amato’dan alıntılanan kısımlar PD: şeklinde işaretlenmiştir, Brennan Browne'nin cevaplarının başında ise BB ibaresi bulunmaktadır. Yazı Brennan Browne tarafından yazıldı ve benim tarafımdan çevrildi, teknik sebeplerden ana sayfada yazının yazarı olarak görülüyor olmakla beraber yalnızca çevirmeniyim.


Paul D'Amato'nun Sosyalizm ve 'Hayvan Hakları' yazısının yapıbozumu
Brennan Browne

Mr. D’Amato,

Sosyalizmin arkasındaki basit fikir eşitliktir. Eğer bir grubu -bu grup bir tür de olabilir-, diğer gruplarla olan karşılaştırma üzerinden haklarından mahrum etmenin gerekliliğini savunursanız, artık bir sosyalist olmayı bırakır ve faşizmin çekim alanına girersiniz. Anlıyorum ki, hayvanların içerisinde yaşadığımız kapitalist toplumda karşı karşıya oldukları korkunç durum hakkında bilgili olmakla beraber, hayvan hakları hareketinin amaçları ve terminolojisi konusunda kafanız bir miktar karışmış.
PD: “Aç gözlü kapitalizmin hayvanlara kötü davranması, çevreyi yıkıma uğratması ve insanları zulmederek sömürmesi arasında çok açık bir bağ mevcut. Ne var ki, hayvanlara daha iyi davranılmasını istemekle 'hayvan hakları' ya da 'hayvan özgürleşmesi' gibi kavramlardan bahsetmek aynı şey değildir.”
BB: Çok haklısınız. Sadece hayvanlara daha iyi davranılmasını istemek (ki çok muğlak bir söz) hayvan hakları aktivistlerinin reformculuk dediği politik konuma denk geliyor. Bu görüşe göre, hayvanlar birer “özel mülk” olarak kalmaya devam etmeli, insanlar tarafından köleleştirilmeye ve sömürülmeye devam etmeli ama içerisinde tutuldukları kafesler bir miktar daha geniş olmalı. Bunun da hayvanlara hiç bir 'hak' sağlamadığı doğru, bu görüş sadece topluma yıkıcı hayat tarzlarını devam ettirebilecekleri ama sebep oldukları acı ve ölümler sürerken bu esnada vicdanlarını da rahat tutabilecekleri bir yöntem sunuyor.
Devasa çevresel yıkımlardan ve bunların ölüm kampı fabrikaları ('çiftlik' kelimesi bu kanlı korku kurumları için açık bir şekilde iyimser kalıyor) ile olan bağlantılarından söz ediyorsunuz. Diyorsunuz ki “Bunlar zaten hepimizin değiştiğini görmek isteyeceğimiz şeyler.” Fakat bunlar boş söz oyunlarından ötesi değil. Bir taraftan iyi bir vicdana sahip olan bir kişinin ne söylemesi gerekiyorsa onu söylüyor gibi yapıyorsunuz, hemen bunun yanı sıra sistemin insan-dışı kurbanlarının haklara sahip olamayacak kadar değersiz olduklarını ilan ediyorsunuz.

PD: “İnsan dışı hayvanlar bizim ‘özgürleşme’ ve ‘haklar’ dediğimiz şeylerle ilişkili olabilecek davranış ve aktivitelerde bulunabilecek biyolojik ve fiziksel özelliklere sahip değildir.”
BB: Ah, ama sahipler. Sade bir biyolojik ve fiziksel bakış açısından bile insan-dışı hayvanlar sizin sahip olduğunuz hakların BİREBİR aynılarına sahip olmalılar (bunun bir istisnası kontrolsüz üreme olabilir ki bunun da sebebi aşırı nüfus artışının dünyaya verebileceği zarardır -bu aslında insanlar için de geçerli). Bu haklar, insanlardan zarar görmeden hayatlarını sürdürebilmek, kendi bedenlerinin üzerinde hak sahibi olmak, kötü muameleye maruz kalmamak, doğal fiziksel/biyolojik güdülerinin gereklerini yerine getirebilmek (yani kendi doğal ortamlarında ve yaşam döngülerinde olma hakkını elde etmek), kendi varlıklarının, soy bağlarının, sosyal hiyerarşilerinin ve birbirleri ve değer türler ile olan son derece kompleks ilişkilerinin tadını çıkarmak gibi haklardır. Bu haklara fizksel, duygusal ve psikolojik olarak kendiniz sahip olduğunuza inanıyorsunuz ya da kendinize bu hakları tanıyorsunuz. İşte, türcü kibrin kendini gösterdiği yer burası oluyor: insan dışı hayvanların, fiziksel, duygusal ve psikolojik olarak sizden daha az ihtiyacı olduğuna inanıyorsunuz.
PD: "‘Maxine’, Farm Sanctuary’nin bir videosunda... New York kent mezbahasından ‘kaçmış’.  Daha sonra, kent sokaklarında başı boş gezerken onu bulan polis ve itfaiyeler tarafından ‘kurtarılmış’, bir hayvan barınağına yerleştirilmiş ve daha sonra Farm Sanctuary tarafından yeşil otlaklarda serbest bırakılmış. İşin gerçeği, Maxine gerçekten kaçtı mı yoksa kayboldu mu, bunu bilemeyiz çünkü bize söyleyemez. Videoda bütün yaptığı bir kafeste oturmak ve saman çiğnemek. Ona sahip olmadığı ‘Maxine’ (ki bir insan ismi) ismini veren, ona sahip olmadığı bir ‘yaşama iradesi’ atfeden ve kaçtığını öne sürenler sadece Farm Sanctuary üyesi insanlar."

BB: Duyguları olan bütün varlıklar içgüdüsel olarak ‘yaşama iradesine’ sahiptir, ‘ya dövüş ya da kaç’ diye bir söz duymamış olamazsınız ya? Kendi mevcudiyetini sürdürmek bu tepkilerin temelinde yatar ve durum ne olursa olsun korku (terror) duygusu herkes için geçerlidir; bütün sınırları aşar ve her yerde tanınabilir haldedir. Hangi türden olursa olsun birisi yalnız bırakıldığında, yabancılaştırıldığında veya tanımadığı bir çevrede bulunduğunda ve eğer kimin dost kimin düşman olduğunu kestiremiyorsa, bu durumda korkar. Bütün varlıklarla empati kurabilen birisi bunu rahatlıkla kavrayabilecektir.

PD: “Esasında, bütün bu tartışmayı yapabiliyor olmamızın tek sebebi bizim onların sahip olmadığı bir şeye sahip olmamızdır: Dil. Köpekler bizi evcilleştiremez.Dahası, kendilerini ‘özgürleştiremezler’ ve bizden ‘hak’ talep edemezler."

BB: İnsan dışı hayvanların haklara sahip olamayacaklarına dair öne sürdüğünüz bütün gerekçeler, tam tersi bu haklara neden sahip olmaları gerektiğini ispatlıyor. İnsanlardaki dil yetilerine sahip olmadıklarına göre hiç bir dile sahip olamayacakları şeklindeki gülünç önermenizin aksine insan dışı hayvanlar, tıpkı insanlar gibi, birbirleri ile iletişim kurabilecekleri yetilere sahip olacak şekilde evrilmişlerdir. Yine de ‘İnsanca’ konuşamıyor olmaları sebebiyle kendi haklarını savunamıyorlar. Bu da insanların üzerine insan dışı hayvanların haklarını savunmak konusunda ek bir ahlaki sorumluluk yüklüyor. İnsan dışı hayvanlar, beyaz bir yobaz otobüsün arka koltuklarında oturmalarını emrettiğinde “hayır” diyemiyorlar. Bunu ancak bir insan söyleyebilir. Onlar kendilerini ‘özgürleştiremezler’ ve ‘haklarını’ talep edemezler, o halde bu işi onlar için yapmak biz insanlara düşüyor.



PD: “Her ne kadar tüm canlılar arasında temel biyolojik bir devamlılık mevcut olsa da, yine de insanı diğer canlılardan ayıran niteliksel bir fark vardır. Hayvanlar belirli ekolojik ortamlara uyum sağlamak üzere evrimleşmişlerdir, bu sebeple belirli bir doğal ortamda hayatta kalmalarını sağlayan fiziksel ve davranışsal özellikleri taşırlar. İnsanlar da belii niteliklere sahip olarak evrimleşmişlerdir -geniş bir beyin, iki ayak üzerinde durmak, becerikli eller ve hepsinden önemlisi, dil ve teknoloji. Bunlar sayesinde insanlar çevrelerine ayak uydurmak zorunda kalmaz, çevreyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda düzenler. Tüm türler evrimleşir ve değişir, biyolojik olarak bakarsak, sadece insan bu evrimde kültürel ve sosyal bir varlık olmuştur.”

BB: Yukarıda saydığınız bütün özellikler aynı zamanda insan-dışı varlıkların da sahip olduğu özelliklerdir. Yüzlerce tür ‘becerikli ellere’ sahip, pek çoğu ‘iki ayak üzerinde’ durabiliyor. (Örneğin Jesus Lizard denilen tür sadece iki ayak üzerinde durmakla kalmıyor, suyun üzerinde bile bu şekilde yürüyebiliyor. Bunu yapan insan ne kadar değerli oldu!) Pek çok tür insandan daha geniş bir beyne sahip (ve doğrusu,o beyni insanlardan daha iyi kullanıyorlar). Ayrıca bizimkine denk ve belki daha üstün dil yetenekleri ve teknolojileri var. Primatlar, kemirgenler ve daha pek çok tür belli amaçları yerine getirmek için alet kullanabiliyorlar -bu da eleştirel düşünce ve ‘teknoloji’ anlamına gelir.
Bizden farklı olarak, bu yeteneklere içsel olarak sahip olabiliyorlar. İnsanlar ise bunların çoğuna öğrenme yoluyla erişiyor. Ahtapotların eleştirel düşünmeye yetisi olduğunu biliyor muydunuz? Evet, problem çözme yeteneğine sahipler. İnsandan daha akıllı bir omurgasız hayvan düşünün. Saçma mı? Doğrusunu isterseniz değil, çünkü biz daha insan dışı hayvanların dünyasının ve neler yapabildiklerinin bilgisinin kapağını bile açabilmiş değiliz. Şimdilerde bütün vaktimizi en iyi yaptığımız şeyi yaparak geçiriyoruz: SÖMÜRÜ ve YIKIM, ne de olsa bizden ‘aşağı’ olanlardan öğrenemeyecek kadar zekiyiz.
Kültürel ve sosyal varlıklar olmak üzere evrilmek derken, insanların o konularda bir gelişme kaydedebildiğini gösteren deliller yok ortalıkta, aksine insanların geriye doğru gittikleri söylenebilir. Küresel toplum her zamankinden daha fazla kutuplaşmış durumda, tüm zenginliklere sahip olan %2 geri kalan yoksullara hükmediyor ve dünyanın tüm kültürleri birbirleriyle petrol, toprak, din, su, etnisite gibi sebeplerle ölesiye savaş veriyor. Hayvanlar hala tanrılar için kurban ediliyor ya da bereket, iyi şans ya da kadınların çocuk doğurabilmesi gibi sebeplerle adak olarak kesiliyor. Daha çok kısa süre önce 250 binin üzerinde masum insan-dışı hayvan saçma batıl inançlar, aptallık, kibir ve kan sevdası sebebiyle katledildi.
Evrimleşmek mi?
Bütün bir gezegeni yakıp yıktık, koskoca bir kirlenmiş harabeye dönüştürdük ve hala irrasyonel bir şekilde kendimizi bir cehenneme sürüklüyoruz. Ne ilerleme ama!
Yine de, bizi insan dışı hayvanlardan ayıran bir yön var o da kendimizi üstün görmek konusundaki hezeyanımız ve ne pahasına olursa olsun kendimizi bir şeylerden sorumlu hissetmemek için bahane üretebilme yetimiz. Bu sayede üstün olmadığımızı yüzümüze çarpan kanıtlar dağına kolayca sırtımızı dönüp yaşamlarımıza olduğu gibi devam edebiliyoruz.

PD: "Fakat, gerçekçi olursak, aslında hayvanların haklarından ya da özgürleşmesinden bahsedenler gerçekte insanların hayvanlara yönelik davranışlarından bahsediyorlar. İnsanlar, diğer hayvanların kaderlerinin ne olacağına karar verebilme gücüne sahipler (iyi veya kötü), bu olgu bizi diğerlerinden ayırıyor."

BB: Evet, bu bizi diğerlerinden ayırıyor: güçsüzlere hükmeden bir tür olmak. Gerçek karakterimizi gösterdik. Tiranların kılıcını kuşandık, zalim ve merhametsizdik. Hükmümüzün altındaki herkesin çirkinliğimizin verdiği korkudan dizlerinin bağı çözüldü. Dövdük, alay ettik, korkuttuk ve öldürdük ve bunları yaparken bir an olsun utanmadık veya vicdanımız sızlamadı, tek hissettiğimiz onurdu. Gülümsedik ve yarattığımız katliamın önünde poz verdik, doymak bilmez iştahımız arttıkça daha da çok kan döküldü ve şunu kanıtladık, biz bir tür değiliz, biz bir salgın hastalığız.

PD: "Hitler ve en yakınındaki yardımcıları da hayvan refahı konusunda çok duyarlıydı. Hitler kendisi, 1933 yılında Hayvanları Koruma Kanununun çıkarılmasına katkıda bulundu. Bu yasada “Hayvanlara gereksiz işkence veya kötü muamele yasaklanmıştır” deniyordu. Hava kuvvetleri başkanı ve Alman İnsani Derneği yöneticisi Herman Goering, hayvanlar üzerinde tıbbi amaçla deney yapmayı yasaklayan bir yasayı önermişti, hayvanların yerine toplama kamplarında kuralları ihlal edenlerin kullanılmasını talep etmişti. Goering ayrıca, avlanmayı ve canlı mürekkep balıklarını pişirmeyi de yasaklamıştı."

BB: Hitler’in hayvan sevgisinin hayvanların ‘haklara’ sahip olup olmamaları ile ne ilgisi olduğunu ben göremiyorum. Herhalde, Hitler’in bu kadar korkunç birisine dönüşmesinin sebebinin hayvanları insanlardan daha çok sevmesi olduğunu düşünerek bunları yazmışsınız. O halde insanlardansa hayvanları tercih eden bir ayrım yaptığını düşünüyorsunuz. Pekala, eğer Hitler’in bir şeytan olduğunu düşünüyorsanız, neden onun işlediği suçun tıpatıp aynısı her gün hala milyarlarca hayvana karşı işlemeye devam ederken bunun ahlaki, normal ve kabul edilebilir olduğunu savunuyorsunuz?
Cevap: Çünkü o SİZİN türünüzü yok ediyordu. Sizin insan-dışı hayvanlara yönelik ön yargınız, Nazilerin Yahudilere yönelik ön yargısının tıpatıp aynısı. Naziler, Yahudilerin aşağı-ırk olduğunu düşünüyorlardı. Kurbanlarına baktıklarında “domuzlar” görüyorlardı. Siz de insan-dışı hayvanlara baktığınızda sizinle eş seviyede görülemeyecek kadar farklı ve aşağı bir grup görüyorsunuz. Bu tarz bir kör psikopati asla meşrulaştırılamaz, isterse insanları öldürmek ya da köleleştirmek için kullanılsın, isterse hayvanları.
PD: “Bütün canlılar ‘türcüdür’. Gezegenimizdeki yaşam ağı çok sayıda türün yaşamak için mücadele vermesini gerektirir, pek çok tür bir ötekini yiyerek hayatta kalır. İnsanların, diğer türlerden farklı olarak, bir canlılar hiyerarşisi yaratıp hangi türü yemenin meşru hangi türü yemenin gayrimeşru olduğuna karar verebilecek kapasitelere sahip olması zaten insanlar ve diğer hayvanlar arasında niteliksel bir fark olduğunun kanıtıdır."

BB: Evet, insanlar ve insan dışı hayvanlar arasındaki fark, onların ne yiyeceklerine karar veremiyor oluşlarıdır, doğa ana onları bu konuda yönetir. Bu büyük ölçüde insan için de geçerli. İnsanların hayvansal gıdalarla beslenmesinin hastalıklara ve yaşam süresinin kısalmasına sebep olduğunu gösteren büyük miktarda fizyolojik kanıt bulunuyor. İnsanlar, “akıllarını kullanarak” yiyeceklerini seçtiklerinden olsa gerek, et tüketimi ile beraber kurtcuk ve parazitler, viral hastalıklar, aşırı hormon alımı, damar yağlanması, bağırsak hastalıkları gibi bir dizi sorunla karşılaşıyorlar. Et yemeye karar veriyorlar ve bu kararın sonucunda bir dizi bedel ödüyorlar.
PD: "Irkçılık ve cinsiyetçilikle türcülüğü ya da hayvanlara yapılan kötü muameleyi eşitlemek, ırkçılık ve cinsiyetçiliği önemsizleştiriyor."

BB: Birisi eşitlikçi bir politik duruşa sahip olduğunu öne sürüp de (bu durumda sosyalist felsefe) daha sonra güçsüz durumda olan birilerini reddetmeye, görmezden gelmeye, yok saymaya ve küçük düşürmeye devam ediyorsa, bu kişi bir sahtekardır ve ciddi bir şekilde kendi politik konumunu gözden geçirmesi gerekmektedir.

PD: "Örneğin People for the Ethical Treatment of Animals (PETA) tarafından yapılan şu kampanya..."

BB: PETA buralarda sesi en çok çıkan gruplardan biri olsa da bir ‘hayvan hakları’ kuruluşu olmaktan çok uzaktır -hiç bir zaman da olmamıştır. İnsan dışı hayvanları öldürme hakkımız olduğuna inanan türcü görüşlere sahipler. Hayvan hakları hareketi ise her hayvanın kendi yaşam döngüsüne sahip olduğuna inanır. 

Onlara ‘refahçılar’ veya ‘reformcular’ diyebilirsiniz, ya da neyseler onu söyleyin, hayvan hakları hareketinin önünde bir engel. Hayvan refahı hareketi, oyuna getirdikleri duyarlı insanların paralarıyla nasıl daha acısız ve daha hızlı kesim yapacaklarını hesaplıyorlar -Nazilerle ortak bir yön! Hayvan hakları hareketinden bahsederken örnek olarak PETA’yı kullanmanız dahi, üzerine yazdığınız konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığınızı gösteriyor.


Hayvan Hakları hareketinin amacı insan dışı hayvanların yasal olarak eşit ancak farklılıkları da göz ardı etmeyecek şekilde haklara sahip olmalarıdır. Şu anki mevcut sistemimiz hayvanları tıpkı cansız nesneler gibi birer mülk olarak görüyor. Hayvan hakları hareketi, hayvanların birer mülk değil, duyguları olan canlılar olarak kabul ettirmeye çalışıyor. Böylece etten ve kandan ibaret olan bizler hep beraber eşit haklara sahip olacağız.


İnsan dışı hayvanların vesayetinden tutun da sorunlu bireylerin ve sömürücü endüstrinin altında yaşadıkları büyük zulümlere kadar hepsi, onları duyguları, psikolojileri, fiziksel ihtiyaçları olan varlıklar olarak görerek yeniden değerlendirilecek; bir insan dışı canlının hayatının değerini kar zarar muhasebesiyle hesaplamakla değil.


Bitirirken:
Bir arı oturup bir köşe yazarına, sosyaliste cevap yazabilir mi? Hayır. Çok daha harika bir şeyi başarabilir. İnsanın onsuz asla ve asla gerçekleştiremeyeceği bir şeyi. Mahsüllerin polen yayarak döllenmesini sağlar ki onu gözden çıkarılabilir olarak gören birilerinin karnı doysun.

Blogger Template by Clairvo