2. İstanbul Tasarım Bienali




       Modernliğin en büyük iddialarından biri, her alanı, her eylemi, her toplumsal ilişki biçimini öngörülebilir kılmaya çalışmasıydı. Modernliğin ideolojisi olarak düşünebilecek ‘’ilerleme’’ ideolojisi de bu anlamda, bilinmezliği ve müphemliği ortadan kaldırarak akılcı, öngörülebilir/hesaplanabilir ve bu sayede denetlenebilir bir toplumsal düzen oluşturmayı amaçlar. Yeni toplumsal düzenin akışkan, parçalı ve süreksiz gerçekliği içinde ise, sadece yakın ya da uzak bir gelecek tahayyülünün değil içinde bulunduğumuz ‘’şimdiki zamandaki’’ deneyimlerimizin bile parçalanmış, belirsiz ve değişken bir hale büründüğünü söylemek mümkün. Bu yüzden, genellikle verili gibi düşündüğümüz ‘’şimdiki zaman’’, onu bir an önce tüketip hazza ulaşmanın aciliyeti, şimdide/anda kalmak adına geliştirilen onca popüler kültür söylemlerine rağmen belki de en az gelecek kadar belirsizliklerle dolu ve denetlenemez bir vaziyette. Bu bakımdan, 2. İstanbul Tasarım Bienali’nin bugünden ‘’geleceğe’’ birtakım tasarım manifestoları aracılığıyla bakarak potansiyel de olsa fragmanlar sunması bana iddialı bir iş gibi geliyor.


       Fransız şair, yazar ve filozof Paul Valéry’nin iki dünya savaşı arasındaki döneminin toplumsal ve politik atmosferini dile getirmek için söylediği ‘’Gelecek artık eskisi gibi değil’’ sözü, Zoë Ryan küratörlüğünde düzenlenen 2.İstanbul Tasarım Bienali’nin çıkış noktalarından biri oldu. Valéry’nin bu sözünün, bugün de yaklaşık seksen yıl önceki kadar geçerli ve günümüzün hissiyatını tarif edebileceği ortaya konuluyor. Bu noktada, 2. İstanbul Tasarım Bienali  ‘’Gelecek nedir?’’, ‘’Geleceği nasıl tanımlarız?’’, ‘’Geleceği kim tanımlar?’’ gibi sorulara cevap bulabilmek, ve belki daha da önemlisi geleceğe dair alternatif okumalar yapılmasında yeni sorular sorulması için bir tartışma ve diyalog zemini oluşturmak için yola çıkıyor. ‘’Gelecekten Fragmanlar’’ başlığı altında; Yayın Bölümü, Kişisel Bölüm, Kaynaklar Bölümü, Norm ve Standartlar Bölümü ve Toplumsal İlişkiler gibi bölümlerinde sergilenen 53 projenin hepsinin ortak özelliği çeşitli manifestolar tasarımlayarak geleceğe dair okumalar yapılması ve alternatif yaşam ve toplum modelleri tasarımlanması. 2. İstanbul Tasarım Bienali’nin ön plan çıkan özelliklerinden ilki, manifesto kavramı üzerine eleştirel bir düşünme imkanı sağlaması. Küratör Zoë Ryan’nın da ifade ettiği üzere, bienalin başlangıcında bir tasarım manifestosunun ne olduğuna dair yazılı bir tasarı ele alınmadan, manifesto kavramının sadece yazılı bir beyandan ziyade nesneleri, eylemleri, metinleri kısacası herhangi bir kreatif çalışmayı içerebilecek şekilde genişletilmesi söz konusu.


      2. İstanbul Tasarım Bienali, yeniden kurgulanan manifesto kavramının içeriği ve amacıyla bağlantılı olarak tasarım pratiğini ve süreçlerini toplumsal, politik, ekonomik koşullar doğrultusunda yeniden ele alması ve değerlendirmesi anlamında da önemli bir girişim olarak ortaya çıkıyor. Bienal tasarım süreç ve pratiklerini, işlevsel ve estetik nesnelerin ötesinde küresel ve yerel sorunların tespiti, analizi ve çözümü için bir düşünme ve araştırma biçimi olarak yeniden kurguluyor. Günümüzde geçerliliğini sürdüren mevcut üretim-tüketim ilişkileri ve bunların ortaya çıkardığı toplumsal eşitsizlik, nüfus artışı, konut yetersizlik ve çevre sorunları gibi sorunlara eleştirel ve dönüştürücü modeller sunmak amacıyla geliştirilen ’’sosyal açıdan sorumlu tasarım’’ ya da ‘’sosyal tasarım’’ artık daha fazla konuşulur ve tartışılır bir hale geldi. Tasarımın, içinde yeşerdiği ve beslendiği toplumu ‘’daha iyi’’, ‘’yaşanılabilir’’ ve ‘’sürdürülebilir’’ kılma amacı taşıyan toplumsal bir proje olarak konumlandırılması aslında yeni bir eğilim değil. 19. yüzyılın ortalarında İngiltere’de ortaya çıkan Arts and Crafts hareketinin kurucularından ve ilk İngiliz sosyalistlerinden olan William Morris, endüstrileşmenin ve makineleşmenin beraberinde getirdiği sanatsal, kültürel ve ekonomik sorunlara karşı yeni bir anlayış başlatmıştı. Makineye insanı ve insanın tinselliğini katarak, insanın ve sanatçının mekanik yabancılaşmasını önlemeye, sanat ve zanaat arasında bir uzlaşma yolu bulmaya çalıştı. Biraz daha günümüze doğru gelirsek, ilk tasarım eleştirmeni ve kuramcılarından sayılabilecek Victor Papanek’in 1971 yılında yayımlanan ‘’Design for the Real World’’ adlı kitabı, sosyal açıdan sorumlu tasarıma ilişkin ilk küresel manifesto olarak ele alınmakta.  Papanek, kitabında tasarımcıların kendilerini apolitik konumlandırmalarını ve mevcut tüketim kültürünü yeniden üretecek şekilde kullanışsız ve pahalı tasarımlarını eleştiriyor. [1]


‘’İlgi odağı, incir çekirdeğini doldurmayan ‘’yetişkin oyuncakları’’, parlak kuyruklu ölüm makineleri ya da ‘’seksapeli artırılmış’’ daktilo, tost makinesi, telefon ve bilgisayarlar üretmek olduğu noktada, tasarım tüm varoluş sebebini kaybetmiş demektir.’’ (Victor Papanek, 1971)


       Bu arka planda, 2. İstanbul Tasarım Bienali tasarım manifestolarından benim için ön plana çıkanlar; Yeni Hayatta Kalmacılık (New Survivialism), Altıncı Soy Tükenmesi için Tasarım, Onarım Toplumu (Repair Society) ve Kadıköy’den Bul, Kadıköy’de Buluştur. Jessika Charlesworth ve Tim Parsons’ın ‘’Yeni Hayatta Kalmacılık’’ manifestosu, afet sonrası acil tahliye süreçlerinde kullanılan acil durum çantalarından yola çıkarak tasarlanan alternatif çantalara odaklanıyor ve bu çantalar hayali bir gelecekteki bireylerin duygusal ve fiziksel ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanmış manifestolar olarak ortaya çıkıyor. Altıncı Soy Tükenmesi için Tasarım ise, Alexandra Daisy Ginsberg tarafından asit yağmurlarından dolayı hasar görmüş toprağı, sülüklere özgü salgılama faaliyetinden yararlanarak iyileştirmek üzere tasarımlanan bir dizi yeni makineyi içeren sentetik bir biyoloji projesi. ‘’Onarıma merkezi bir rol verilseydi toplum neye benzerdi?’’, ‘’Değer ve emek arasındaki ilişki yeni şekillerde harekete geçirebilir mi?’’ gibi sorularla yola çıkan Onarım Toplumu (Repair Society) manifestosu, ilk olarak 2009 yılında Amsterdam’daki Platform21’de başlatılmış. Manifestonun içeriği ve amacı kapsamında, mevcut üretim-tüketim-atık döngüsünü kesintiye uğratması anlamında bir potansiyele sahip olması ve bienali gezen kişileri de manifestolarına dahil edebilmeleri anlamında benim için bienalin en önemli projelerinden biri. Geri dönüşümden ziyade ‘’ileri dönüşümü’’ vurgulayan manifesto, kusurlu/hasarlı nesnelere ikinci bir yaşam süresi verilerek onlara yeni bir biçim ve işlev kazandırılmasını hedefliyor. Onarım Toplumu manifestosunun, tüketim kültürüne eleştirel yaklaşımı ve dönüştürücü potansiyeli ile ''sürdürülebilir'' bir toplum inşasına dair bir perspektif sunduğu söylenebilir. Kadıköy’den Bul, Kadıköy’de Buluştur! ise, 72 Hour Urban Action (72 HUA) ve Tasarım Atölyesi Kadıköy (TAK) işbirliğinde, Kadıköy’de buluşma noktaları için kent mobilyaları tasarlanmasına yönelik bir eylem. TAK, Kadıköy’ün mekânsal sorunlarının tasarım yoluyla çözümü için tasarımcıları, semt sakinleri ve karar alıcı mekanizmaları arasında işbirliği anlayışı ile çeşitli projeler düzenliyor. Kent hakkına vurgu yapan proje, Gezi Parkı sürecinde yeniden ortaya çıkan kamusal alanla ilgili yapılacak düzenlemelerde bizzat kentin/mahallenin sakinlerine söz hakkı vererek, onların kamusal alanları oluşturan unsurları yapım sürecine bizzat dahil olabilmelerini amaçlıyor.



          2. İstanbul Tasarım Bienali, geleceğin potansiyel kentleri ve toplumuna ilişkin tasarıları kendini geçmişin üzerine inşa edip, onu yeniden yorumlayarak yaratma düşüncesini ön plana çıkaran manifestolara yer veriyor. Geleceği, bugünün ve geçmişin üzerine inşa etme fikri üzerine düşünmek, İstanbul bağlamında daha da anlamlı. Zira, ‘’gelişim ve ‘’dönüşüm’’ söylemleriyle harap edilmekte olan tarihsel ve kültürel mirasın üzerine kurgulanmaya çalışılan şehrin geleceğine dair Gezi Parkı sürecinin devamında alternatif manifestolar tasarımlanması için, bienal destekleyici bir girişim olarak görülebilir.  








KAYNAKÇA


J. CLARKE, Alison. (2014), Prescription for Rebellion: The Politics and Legacies of Design Activism, 2nd Istanbul Design Biennial 2014 Catalogue, pp. 332-337

Hayran Çığlıkları Ya Da Yabancılaşmış Bir İşçi


İngilizce öğrenmem ile Depeche Mode dinlemeye başlamam bir oldu. 11 yaşımdaydım. Grubun ama özellikle de solist Dave Gahan’ın dikkatimi çekmesinin en büyük nedeni  “It’s No Good” şarkısının klibi. Burada solist bol makyajla, dans eden, bir yandan sakız çiğneyerek eski bir pub da şarkı söyleyen bir adam olarak karşıma çıktı. Etkilenmemem mümkün değildi. 17 yıldır hayranlığım sürüyor; sadece müziklerine değil, kliplerine özelikle de konserlerine, sahne şovlarına. Bu konuda yalnız değilim. Konserlerinde on binlerce insanın aynı hisleri yaşayarak o hayranlıkla bu grubu izlediklerini görmek beni şaşırtmıyor.

Ancak hayranlığımın boyutunu değiştiren bir şey gerçekleşti. Dave Gahan’ın evli, çocuklu bir aile babası olduğunu öğrenmem ve bunun fotoğraflarını görmem. İlk hislerim; sanırım hayal kırıklığı biraz öfke ama çokça kafa karışıklığıydı. Gündelik hayattaki Dave Gahan ile sahnedeki star arasında neredeyse hiçbir benzerlik göremedim. Yıllarca bu imajı tüketmiş, bu yolda bol bol zaman, para harcamış biri olarak kendimi çok kandırılmış hissettim. Dave Gahan diye birisi yokmuş ya da sadece  sahnedeyken varmış. Ancak işin görüntü, imajla ilgili olan boyutu benim için daha şaşırtıcıydı. Bu imajı satarak, benim gibi bu imajı tüketen belki milyonlarca insanın, bir kısmının o starlarla özdeşleşme bir kısmının da onları arzu nesnesi olarak görmesine neden oluyorlardı. Biz de buna karşı çıkamadan sadece bize sunulanı tüketiyor muyduk?

İlk mimetik sanatçı; avdan dönen avcıydı çünkü yaşadığı macerayı dile benzer bir sembolik düzenin içinde kabilenin diğer üyelerine aktarıyordu. Dolayısıyla Auerbach’ın tanımıyla bu sanat “gerçekliğin temsili” idi. Ancak, mimetik, temsilin yanı sıra taklit anlamına da gelebilir. İlk fantastik sanatçı ise yolculuktan dönen denizci gezgindi. Çünkü denizin ötesinde doğrudan bakamasa bile gözünün ucuyla gördüklerini, geri döndüğünde abartarak kimi zamansa yalanlar katarak anlatıyor, kendi kelimelerini ve imgelerini icat ediyordu. (Somay, 2010)

Depeche Mode’un sahne şovları bu sanatçılardan hangisine daha yakın? Depeche Mode şovlarında grubun solisti ön plandadır, seyirciyle iletişim kuran odur. Şarkı söylerken bir yandan mutlaka dans eder. Danslar, oldukça feminendir. Diğer üyeler sadece çaldıkları enstrumanla sınırlıdırlar. Tutarlı olarak her konserlerinde aynı şekilde sahne alırlar. Depeche Mode’un üyeleri, kendi hayatlarındakileri mi sahneye taşıyor?

Fantastik ve mimetik aralarında net bir sınır olan, ya biri ya da öteki şeklinde olması gereken birer kategori değildir. Aksine, her sanat eseri, fantastik ve mimetik öğeleri beraber taşır. Bu sebeple, fantastik sanat ve mimetik sanat şeklindeki kategoriler değil; makamlar vardır. Bu iki makam, her sanat eserinin içinde akar. Bunlardan biri baskın çıkar. (Somay, 2010)

Depeche Mode’un sahne şovları, grup üyelerinin gündelik hayatlarının temsilinden/taklidinden çok daha farklı. Bu noktada aklıma gelen şey; Erich Auerbach’ın “sanatın gerçekliğin temsili” olduğu yönündeki iddiasının bana bir açıklama sağlayamıyor olduğu. Sahne şovu ve oradaki tüm görsel materyalde fantastik makamın, mimetik makamdan daha baskın çıktığını düşünüyorum. Çünkü o şovdan etkilenebilmek için inanmayışı birkaç saatliğine bir kenara bırakıp izlemek gerekiyor.

Sahne şovunu tek tek parçalarına ayırıp baktığımda; şarkı söyleyen bir adam, dans eden bir adam, makyaj yapmış bir adam, dövmeli bir adam gibi öğeler görüyorum. Bu öğelerin gündelik hayatta birer karşılığı var. Ancak tüm bu öğeler öyle bir makamda bir araya getiriliyor ki sonuçta ortaya çıkan şovda fantastik makam daha baskın çıkıyor. Bunu sağlayan; ışık oyunları, konserin, sahnenin atmosferi, ses düzeni, renkler ve pek çok diğer etken de olabilir.

Neden Depeche Mode üyelerinin gündelik hayatlarıyla sahne şovları arasında bu kadar fark var? Bu farkın nedeni sanatçıların sadece fantastik bir şov sergilemek istemeleri olabilir mi? 

Günümüzde bir müzisyenin sadece yetenekleri doğrultusunda eserler ürettiği ve bunları sahnede sergilediği şeklindeki bir inanış benim için fazla naif. Bu şovların gücünü sahnedeki tek bir müzisyenin üzerinde toplayan biziz ya da prodüktörler böyle hissetmemizi sağlayabiliyor. Her bir şovun arkasında çalışan onlarca kişilik ekibi (yapımcılar, halkla ilişkiler, imaj danışmanları vs.)  ya da yüksek miktarda parayı görünmez kılmanın en güzel yolu o müzisyene inanılmaz bir güç atfetmeleri; yani onu starlaştırmaları. Ortaya konulan şov; bir grubun veya sanatçının değil. Sahnedeki şovu gerçekleştiren grup üyeleri de müzik endüstrisinde söz sahibi olan bu büyük şirketlerin içerisindeki birer işçi. Onlardan beklenen, hayatlarını sahneye aktarmaları değil; aksine ayrıntılarının birçoğu önceden belirlenmiş, planlanmış bir şovda üzerlerine düşen neyse yerine getirmeleri. Tıpkı sabah 8 akşam 5, fabrikada çalışan diğer işçiler gibi.

Örneğin aklıma bir başka müzisyen imajı daha geliyor. Aşk acısı çeken ve bu mutsuzluğu bestelere, şarkı sözlerine çeviren biri.  Acı çekiyor, şarkı yazıyor sonra diğer tüm dikkat çelici öğelerden uzak olarak, sadece bir gitar ve gündelik hayatta giydiği kıyafetlerle sahneye çıkıp şarkısını söylüyor. (Tabi böyle müzisyenler varsa) Bu müzisyenin gündelik hayatıyla ürettiği arasında bir kopukluk olmayacaktır. Ancak büyük müzik grupları ya da daha starlaşmış isimler için bunu söylemek daha az mümkün.

Bu noktada Marx’ın 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmalarında ele aldığı Yabancılaşma kavramına bakmak ufuk açıcı olabilir. (Marx, 2000) İlk örnekteki müzisyen, ürettiğine yabancılaşmayacaktır. Depeche Mode için ise, yaptıkları bir şarkı o markanın, grubun isminin sadece bir yönüdür. Şarkının yapılmasından sonraki süreçte şirket tarafından yapılan pek çok diğer düzenleme; örneğin halkla ilişkiler, tanıtım çalışmaları, kostum provaları vs. nedeniyle şovun tamamı artık grubun üyelerinin ürettiğinden çok daha uzak, kopuk farklı bir noktaya gidebilecektir. Üretimin sadece bir noktasında olan Dave Gahan’ın (sonunda ortaya çıkan tüm yan anlamlarıyla, çağrıştırdığı her şeyle beraber) o Depeche Mode markası, etkisi karşısında durumu ne olacaktır? Artık kendi ürettiği müziğe yabancılaşmıştır. Bir yandan bir ilah rolünü oynaması beklenen (özellike sahneye çıktığında onbinlerce insanı kendisine hayran bırakması) bir yandan da kendi ürettiğine yabancılaşıp hayatı, üretimi ve yeteneği üzerinde kontrolü çok fazla olmayan bir “star” kendini nasıl bir ikilemde bulur?

Bu etkileyici star sahnede ya da sadece etrafında hayranları varken hissettiği bu gücü, etkileyiciliği, bu fantastik imajı her ortamda devam ettiriyor olabilir. Yani bu yabancılaşma kalıcı olduğunda, Lacan’ın simgesel düzen olarak tanımladığı içinde yaşadığımız düzenden, anlam dünyasından koptuğunu söyleyebilir miyiz? Lacan için, kuralları olan bir dil içinde konuşmakla yasaları olan bir toplum içinde yaşamak arasında fark yoktur. (Zizek, 2002) Durum böyle olursa; yani bu müzisyen, ilah rolüne kendisini tamamen kaptırırsa gündelik hayatına dönemeyebilir. Bazen ise üzerinde baskı kurularak dönmesine izin verilmez. Bunun dengesini kuramıyorsa psikotik bir deneyim yaşayabileceğini söyleyebilir miyiz? Ama eğer star ve gündelik hayatındaki Dave Gahan arasında bir denge kurabiliyor ve starlığını geçici olarak yaşayıp sonra gündelik hayata geri dönebiliyor ise bu sadece bir yabancılaşma deneyimi olarak kalır. Psikotik deneyimde zaten bir yabancılaşmadan bahsedemeyiz. Çünkü yabancılaşacak bir anlam dünyası kalmamıştır. Grandiyoz hezeyanlar bütün hayatında söz sahibi olacaktır.

Peki biz izleyicilerin, starların bu imajları karşısında durumu nedir?  Şovu izlediğimizde arkasına yatan tüm o hazırlık, plan, üretim sürecini görmeyip solistin kendisine ya da o şova duyulan beğeni, onu arzu nesnesi haline getirmek… Tüm bu süreci Marx’ın meta fetişizmi ile açıklayabilir miyiz? Marx’a göre; kapitalist üretim biçiminde bir ürün, meta haline geldiğinde arkasında yatan üretim süreci görünmez hale gelir. (Marx, 2003) Bizim tüketiciler olarak (konser biletleri, albümleri, t shirtleri vs. satın alan) Depeche Mode gibi bir marka karşısında yaşadığımız da buna benzer bir durumdur. Dave Gahan’ın bedeni; yetenekleri, görüntüsü, sesi ve davranışlarıyla alınıp satılan bir meta haline gelmiştir. Grubun değeri, ne kadar para kazan(dır)dığıyla ölçülür. Frankfurt Okulunun kitle kültürü dedikleri durum bu konuyu açıklar:  “Sadece alışveriş değerleri önemli hale gelmekte, bunun dışında her şey önemini kaybetmektedir.” (Marcuse, 1975: 76)

Bazı izleyiciler bir yandan da bu starlarla özdeşleşmeye çalışabilir. Onlar gibi görünmeyi isteyip bunu maddi olanaklarıyla gerçekleştirmeye çalışacaklardır. Ancak özdeşleştikleri kişinin o imajı aslında sadece sahneye özgü olduğu için bu imajı gündelik hayatında devam ettirmeye çalışan bir izleyici nasıl bir durumdadır? Diğer yandan bu starı hem arzu nesnesi olarak gören hem de onunla özdeşleşen izleyiciler ise psikotik bir deneyim yaşayabilir.

Starların sahnedeki görüntülerinin gündelik hayatlarındakiyle aynı olduğunu kabul etmek sağduyusal bir bilgi olabilir. Bu tarz bir bilgi tartışılmaya, sorgulanmaya gerek olmayandır; çünkü zaten besbellidir. Rock star gündelik hayatında da sürekli enerjik, uçuk kaçıktır, marjinaldir, çok eşlidir gibi... 20. yüzyılın önemli tiyatro yazarı ve yönetmeni Brecht, bu şekildeki sağduyusal bilgileri, tiyatro sahnesinde kullandığı yöntemler ile yadırgatıyordu. (Bloch, 1983) Seyirciler, bu “yadırgatma efekti” ile, sağduyusal olarak doğru kabul ettikleri bilgilerin öyle olmadığını görüyordu. Buna benzer bir şekilde, rock starların kabul edilmiş bu imajlarının sahnede yadırgatılması mümkün olabilir mi? Benim aklıma gelen; sahne şovları devam ederken aile fotoğraflarını arkadaki perdeye yansıtmak. Bu, rock starın imajını yadırgatan Brechtyan bir sahne deneyimi olurdu.

Dave Gahan, sadece bir aile babası ya da sadece bir rock star ikiliğinde kalmak zorunda mı? Yani, yaşadığı deneyimlerden biri ötekine baskın ya da ötekini dışarıda bırakmak zorunda mı? Descartes’tan beri batı düşüncesinde, ikili karşıtlıklar vardır. Sağduyusal bilgi de rock starların bütün hayatlarını rock star olarak geçirdikleri ya da bir aile babasının rock star olamayacağı şeklindedir. Bu ikiliğin çözümü nasıl olacaktır?

Ben, bu ikilk karşısında Frankfurt okulundan Alman filozof, yazar, Marksist Ernest Bloch’un “sadece ... değil, aynı zamanda ... da”  şeklindeki yaklaşımını açıklayıcı buluyorum. (Suhrkamp, 1962) Bloch’un bu yaklaşımında Hegel’in diyalektik kuramının izlerini görmek mümkündür. Bloch’un yaklaşımını temel alırsak bu ikiliği bu şekilde çözmüş oluruz: “Dave sadece bir rock star değil, aynı zamanda bir aile babası da”. Hegel’in aufhebung kavramı ile beraber düşündüğümüzde; Dave, hem bir rock star hem bir aile babası ama bu ikisini de içeren ve bu ikisinin birleşmesinden oluşan üçüncü bir başka şeye yükselir. Yükseldiği üçüncü şey, onun rock star olmasını ve ailesi ile yaşantısını da içerir ancak bunların üzerindedir. Bu durum onu kalıcı bir psikozdan, grandiyöz hezeyanlardan korur. Böylelikle ne Depeche Mode’dan ne de ailesinden vazgeçmek durumundadır. Bir seçim yapmak zorunda kalmaz çünkü bir ikilemde kalmayacaktır. Belki de grubun 33 yıllık müzik kariyerinin ve Dave Gahan’ın 51 yaşında olmasına rağmen sahnede saatlerce etkileyici bir şov sunabilmesinin sırrı da bir aileye sahip olmasıdır.

Bu tam da Marksist kuramın aileye yüklemiş olduğu anlama denk düşer. Aile, ama özellikle evdeki kadın, ağır çalışma koşullarında yabancılaşmış işçinin ertesi gün yeniden çalışabilmesi için gerekli koşulları sağlar: yemek, dinlenme, cinsellik vs. (Engels, 1979) Dave Gahan için ise bu aile, kendisini tamamen kaptırmamasını ve psikotik bir deneyime geçmemesini sağlıyor.

Aileye sahip bir rock starın imajı belki bir miktar sarsılacaktır. Yine de müzik şirketleri açısından, starın kalıcı olarak psikoza girmesinden daha karlıdır. O halde, bu şirketler, imajlarını koruma amacıyla bütün hayatlarını kontrol etmeye çalıştıkları starların bir aile kurmalarına karşı çıkmıyor olabilirler mi?

Yazının başında  belirttiğim ve beni şaşırtan mesele, böyle bir rock starın nasıl olup da bir aileye sahip olduğu idi. Buna yazı boyunca bir açıklama getirmeye çalıştım.

Referanslar
§   Bloch, E (1962), Entfremdrung Verfremdung: Alienation, Estrangment; Verfremdungen vol 1. (Frankfurt am Main)
§         Bloch, E. (1983)  “The Dialectical Method”, Continental Philosophy Review, Volume 16, Number 4, 281-313, (İngilizce’ye çeviren John Lamb)
§         Engels, F. (1979). Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Temeli, Ankara: Sol Yayınları.
§         Marcuse, H.(1975). Tek Boyutlu İnsan (Çev. A. Timuçin, T. Tunçdoğan). İstanbul: May yay.
§         Marx, K. (2000), 1844 El Yazmaları, Birikim Yayınları, İstanbul çev Murat Belge
§         Marx, Karl (2003), Kapital, Cilt 1, Eriş Yayınları, çev Alaatin Bilgi
§         Somay, B. (2010), The View From The Masthead (Journey Through Dystopia Towards An Open-Ended Utopia), Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul

§         Zizek, S. (2002) İdeolojinin Yüce Nesnesi, Metis Yayınları, İstanbul, çev Tuncay Birkan

İlk Bilimkurgu Kütüphanesi


Başarılı bir fizikçinin, Özgen Berkol Doğan'ın anısına açılan Türkiye'nin ilk bilimkurgu kütüphanesinin kurucularından Bülay Doğan ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’nin ilk bilim kurgu kütüphanesi fikri çok heyecan verici. Nasıl başladınız, nasıl çıktı ortaya bu fikir?

Bu fikir en baştan beri bizim aklımızda vardı zaten, daha çok annemin girişimleriyle ufak bir kitaplık kurmuştuk. Zaten abimin Türkiye’ye kazandırdığı üç tane bilimkurgu romanı vardı.

Çeviri olarak mı?


Çeviri olarak. Türkçe’ye çevirmişti. Kendisi bilimkurgu edebiyatına çok meraklıydı. Hem okuyordu hem de çok küçük yaşlardan beri sadece kitaplar değil; filmler olsun, bilgisayar oyunları olsun… Bambaşka bir şey olduğu için… Hatta bazı bilimkurgu severler edebiyat olarak kabul etmiyormuş, bilimkurgunun yeni felsefe olduğunu savunuyorlar. Biz de gerekli bir şey olarak gördük bilimkurguyu. Abimin sevmesi, buna gönül vermesinin yanı sıra olmayanı düşlemek için, bugünü sorgulamak için anlamlı geldi. Böyle bir yer kurduğumuzda hem bilimkurgu sevenleri bir araya getirmek istedik hem külliyatı ortaya çıkarmak istedik, Türkçe’de yayınlanmış bilimkurguları, yabancı bilimkurguları bir araya getirip insanların bir arada olacakları hatta bir gün bir arada bir şeyler üretebilecekleri bir alan olsun istedik. Burada biz aynı zamanda söyleşiler de yapıyoruz. Bilimkurgu alanında söyleşiler yapıyoruz, fizik alanında söyleşiler yapıyoruz. Böyle olunca yaratılan bir yer oluyor. Kütüphanelerde biraz durağan öyle bir duygu vardır, cansız gibi gelir. Ama yapılabilecek o kadar çok şey var ki. İnsanları kitaplarla karşılaştırabilmek için, kitaplardan yeni bir şeyler yaratabilmek için, bir birikim olması lazım bir şey yaratabilmek için. Bu kitaplarla bu birikimi yaratmaya çalışıyoruz işte.



Peki süreç nasıl işleyecek, uzun vadede hedefler nelerdir burayla ilgili, neler yapacaksınız? Söyleşiler, külliyat oluşturmak… Bunlar dışında?


Mesela beş yıldır Robert kolejde liseler arası bir dans festivali yapıyoruz. Latin dansları ve tango yine abimin sevdiği danslardı. Bilim ödülleri veriyoruz. Aslında çok farklı alanlarda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bütün bunları bir çatı altında birleştirmeyi düşünerek burayı kurduk. Yani, burayı eğer kültür merkezi gibi bir yer yapabilirsek… Siz de görmüşsünüzdür bir sürü edebiyat kitabı var, sosyal bilimler, tarih kitapları var; yani biz bunlarla genel, ortalama okuyucuyu tatmin edebilecek kadar kaynak olsun istiyoruz; ama asıl hedef bilimkurguyu tamamlamak. Buraya gelen bir bilimkurgu meraklısı aradığı kitabı bulsun, bulunamayan bir dergiye burada erişsin. Bunu istiyoruz. Bunların yapılabildiği bir yer olsun. Aynı zamanda söyleşilerin ve daha büyük panellerin yapılabileceği bir alanımız olsun. Atölyelerin, tiyatro, dans atölyelerinin olması, tüm bunlar bizim aklımızda aslında. Hatta ileride yapabilirsek, bilimkurgu edebiyatına katkı sağlayabilecek öykü yarışmaları düzenlemek… Böyle projeler var aklımızda ama yavaş yavaş gitmek gerekiyor. Bu kütüphaneyi kurma sürecinde bile ne kadar zor oluyormuş bunu fark ettik yani ufacık bir detay bile çok zamanınızı alabiliyor, sizi umutsuzluğa düşürüyor ya da bazen öyle bir yerden öyle bir destek çıkıyor ki mutlu oluyorsunuz. Bir şeyler yapınca gerçekten destek olanlar oluyormuş diyorsunuz. Bir de tabii insanlara ulaşma sorununuz oluyor. Tabii şu zamana kadar; sadece facebook üzerinden ve google gruptan kişilere ulaşıyoruz. İnternet sitemiz hala yapım aşamasında, kişilere ve farklı camialara duyurunca asıl o zaman burası yaşayan bir yer haline geliyor. Dağla ilgili bir söyleşi olduğu zaman dağcılar buraya geliyor, fizikle ilgili bir söyleşi olduğu zaman hem fizikçiler hem de öğrenciler geliyor. Daha küçük yaşta lise ve ortaokul öğrencilerinin de geldiği oldu. Bizim hoşlanmamız ya da bizim için anlamlı olmasının yanı sıra tabii başka insanlar için de burası anlamlı bir yer haline gelince o zaman biz bir şeyleri gerçekleştirmiş oluyoruz, buranın devamlı bir yer olmasını sağlamış oluyoruz. 

Yaşadığınız zorluklardan bahsetmiştiniz, nelerdi onlar?

Yer arayışında çok zorlandık. Daha öncesinde bazı belediyelerle iletişime geçtik. Çünkü böyle bir yeri maddi olarak götürmek çok kolay bir iş değil. Yardım aradık Kadıköy Belediyesinden, Fatih Belediyesinden, Maltepe Belediyesinden. Maltepe Belediyesinden bize çok olumlu cevaplar geldi; hatta yer bile sağlayabileceklerini söylediler. Ama o zaman da bizim şöyle bir çekincemiz oldu; bizim ulaşmak istediğimiz kitle gençlik, öğrenciler, araştırmacılar ve insanlara ne kadar yakın olursanız, merkezi olursanız insanların gelmesi o kadar kolay oluyor. O yüzden Maltepe fikrinden vazgeçtik ve Kadıköy’de bir yer bakmaya başladık ama bir takım bürokratik zorluklar çıktı, bir kütüphane kurmanın zorlukları. Güzel bir şeymiş gibi gözüküyor ama somut hale geçince mesela dairelerini vermek istemiyor insanlar veya apartman sakinlerinden imza toplanması gerekiyor böyle bir yerin açılması için; “Kütüphane mi olurmuş binanın içinde”, “Dernek altında yapacaksanız o derneğin nasıl olacağını biz nereden bilelim” gibi bir sürü şey çıkıyor o yüzden burayı çok zor bulduk. Ama çok da memnun olduk çünkü tam da Kadıköy Çarşı’nın göbeğindeyiz. Antikacılar Sokağının hemen yanındayız. Zaten gençlerin çok dolaştığı yerler. Buraya bir şey kattık herhalde; çünkü Kadıköy’de oturan bir çok kişi gelip “Burada hiç böyle bir şey yoktu” diyor. Bir yandan gerçekten bilimkurgu açlığı varmış bir yandan da kütüphane açlığı varmış demek ki. Gelenimiz gidenimiz bol oluyor ama bakalım devamı olacak mı işte. 


Bilimkurgu insana daha öncesinde düşünmediğini düşündürebilen bir alan, hem ütopyalar hem de distopyalar anlamında. Bunu insanlara anlatmak kolay oluyor mu? Yani sadece kitap okuyalım ve orada kaldı gibi değil de daha eleştirel olabilmeleri, sorgulayabilmeleri için insanlara bunu nasıl aktaracaksınız?

Burada aslında iki tane zorluk oluyor. Bir, bilimkurgu okuyan bir kitle var genç bir kitle veya çocukluğunda okuyup bırakanlar var. Bu sebepten de bunu bir çocukluk uğraşı gibi düşünen bir kitle var. Ama daha büyük bir kitle bilimkurguya önemsiz ve değersiz bir şeymiş gibi bakıyor. Sosyal bilimler camiasında ise bu konuya daha farklı yaklaşan kişilere rastlıyoruz. Bilimkurgunun değerini, bir düşünce biçimini aralayabileceğini… Özellikle bilimkurgunun tarihine baktığımızda, sansür dönemlerinde bilimkurgu yapıtları ve fantastik kitaplar çok fazla ön plana çıkabiliyor, insanların başka bir derdi anlatmak için kullandıkları bir yol olabiliyor. Tabii şu da var, son dönem fantastik yazına baktığınızda “best seller” ya da sadece okumak için “yaz kitabı” diyebileceğiniz kitaplar çok fazla var, çok büyük bir piyasa haline gelmiş durumda. Bu da belki bazı insanların tepeden bakmasına sebep oluyor. Ama bir yandan da bilimkurguya hak ettiği yer pek verilmiyor. Özellikle de ülkemizde. Şu anda bazı dernekler var bunu değiştirmeye çalışan, mesela FABİSAD isimli dernekle iletişime geçtik. Burada Türkiye’den bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarları ve başka sanat dallarında bu konuyla ilgilenenler, fantastik ve bilimkurgunun nasıl başka dünyalara kapı aralayabileceğini insanlara anlatmaya çalışıyorlar. Devamlı yazmak, anlatmak, konuşmak, konuşmak, konuşmak gerekiyor, başka bir çözümü herhalde yok. Zaman içinde oturacak bir şey bu çünkü. Bize “Neden bilimkurgu? Bilim kütüphanesi açsaydınız ya” diyenler… Şu an baktığımızda da bir çok bilim-sosyal bilimler olsun doğa bilimleri olsun- sadece teknoloji haline getirilirse ya da sadece “bizim işimize yarayabilir bir şey haline getirilirse” anlamlıymış gibi gösterilmeye başladı. Fizik bölümleri, felsefe bölümleri “bir işe yaramadığı” gerekçesiyle kapatılıyor ülkemizde. Böyle bir yerde bilimkurgu deyince de insanlar onun hiç anlamı yokmuş gibi bakıyor. Ama aslında değerli ve anlamlı olanın bu olduğunu, piyasada ne kadar para ettiği değil de yani gerçekten düşünmekle ilgili bir şeyin önce hayal etmekten geçtiğini böyle bir kütüphaneyle anlatabileceğimizi düşündük biz.


Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesini Pazartesi hariç haftanın her günü 11:30 - 18:30 arası ziyaret edebilirsiniz.
Kütüphaneyle ilgili etkinlikleri takip etmek için Facebook sayfaları: http://www.facebook.com/OzgenBerkolDoganBilimkurguKutuphanesi

Türcülük Karşıtlığı Mümkündür


Canlılara; sadece ait oldukları türden dolayı farklı bir değer atfedilmesine karşı çıkan anti türcü düşüncenin, cinsiyete dayalı ayrımcılıkla nasıl bir bağlantısı vardır? Merak ettik ve Sosyalist EBT üyeleriyle bu konuyu konuştuk

Sizce kaç farklı toplumsal ayrımcılık vardır?
Toplumsal ayrımcılıkların birbirine eklemlenmiş, niteliği, niceliği, yoğunluğu birbirinden farklı çok sayıda biçimi vardır. Ancak toplumsal ayrımcılıklar 4 temel kategori altında sınıflanabilir: Yaşa dayalı toplumsal ayrımcılık (gerontokratik ayrımcılık), cinsiyete ve cinsel kimliğe dayalı toplumsal ayrımcılık (patriarkal ve homofobik ayrımcılık), sınıfa dayalı toplumsal ayrımcılık (sınıfsal ayrımcılık), ırka dayalı toplumsal ayrımcılık (ırkçı ayrımcılık) Bunların her biri, birbiriyle çeşitli düzlemlerde kesişebilir, birbirini besleyebilir.

Eşcinsel, biseksüel, trans, interseks ve aseksüel bireylere uygulanan ayrımcılık ile farklı canlılara uygulanan ayrımcılık arasında sizce bir ilişki var mıdır?
İnsan türü dışındaki canlılara uygulanan ayrımcılık (türcülük) ile cinsel kimlik ayrımcılığı arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Türcülük, uygarlığın tarihsel ortaya çıkışının ve Antik Komün’ün yerini ele geçirdiği tarihsel devrimin ürünüdür. Uygarlıkla birlikte insan, doğanın eşit ve sıradan bir parçası olmaktan çıkıp doğaya egemen olmaya ve hükmetmeye yönelen bir sürecin içine girmiştir.
Antik Komün’de bitkiler, taşlar, hayvanlar ve cisimler ruhani bir mana içeriyordu. İnsanlar hediyeler vererek, adaklar adayarak doğadan yardım talep ediyor ve doğayla bütünleşme içerisinde yaşam pratiklerini icra ediyordu. İnsan, Antik Komün’de, yalnızca evrenin ve doğanın bir parçası değildi; evrenin ve doğanın bizatihi kendisiydi. İnsan, kendisini çevreleyen her şeyle doğal ve bütünsel bir bağ içindeydi. Kadın ile erkek arasındaki ilişki de o sayısız bağdan biriydi.
Uygarlıkla, Tarım Devrimi ile insanlar, hayvanlar, bitkiler evcilleştirilmiş, yerleşikleşmiştir. Animizm ve Şamanizm gibi Komün dinlerinin yerini tek tanrılı semavi dinler almıştır ve bu dinlerin her biri sınıfsız toplumun doğaya yönelik eşitlikçi algısının yerine, insanın doğaya hükmedeceği antropomorfik (insan-merkezci) bakışı getirmiştir. Uygarlık, insan dışı canlılara ve cansız dünyaya insan merkezci iktidar kurmayı tesis etmiştir.
Heteroseksüel olmayanlara uygulanan toplumsal ayrımcılık da tıpkı türcülük gibi uygarlığın tarihsel ortaya çıkışının ürünüdür. Bu anlamda türcülüğün ortaya çıkışıyla heteroseksizm, aynı tarihsel evrenin oğulları olması niteliğiyle ortaktır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur. Türcülük, uygarlık üst yapısının ya da bir başka ifadeyle uygarlık dininin bir unsuru olarak değil de toplumsal bir ayrımcılık biçimiyle sınırlı bir tarzda formüle edildiğinde, türcülüğün maddi arka planları analizde ıskalanmış olur. Oysa türcülük demek, Tarım Devrimi, evcilleşme, yerleşikleşme, sınıflaşma gibi son derece somut ve tarihsel süreçlerin oğludur. 


Heteroseksizm sanıldığı ve formüle edildiği gibi toplumsal ayrımcılık biçimi değildir. Heteroseksizm, uygarlık dininin cinsellik ve cinsiyet ilişkilerini üretim ilişkilerinin ihtiyaçlarına göre düzenleyen bir sistemidir. Bu sistem, bireylere dışsal ve zorunludur. Türcülük de dışsal ve zorunludur ve uygarlık üst yapısının sistemidir.
Uygarlık üst yapısını ve o üst yapının maddi dayanaklarını, maddi üreticilerini ve yeniden üreticilerini hesaba katmayan her perspektif, liberalizmin ideolojik mistifikasyonuna araç olur. Nitekim, uygarlık üst yapısı ideolojik olarak başka canlılara egemenlik kurulmaması gerektiği anlayışıyla ya da heteroseksüel olmayanlara ayrımcılık yapılmaması gerektiği anlayışıyla tüm sistemini muhafaza edebilir. Bugünkü neo liberal kapitalizmin cilvesi, heteroseksizmi homofobiden arındıran ideolojik manüplasyonu, eşcinsel ve transların zaferi olarak başta eşcinsel ve translara yutturmasında gizlidir. Bu bağlamda Sosyalist EBT Hareketi olarak, “eşcinsel haklarının genişletilmesi” politikalarından her söz edildiğinde irkiliyoruz. Hele sicili eşcinsel katliamlarıyla dolu emperyalist ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin, bunu artık demokratlık göstergesi olarak sunması karşısında devrimci eleştirinin yeniden gözden geçirilmesi kanaatine varıyoruz.
Türcülük karşıtlığı, homofobi karşıtlığı gibi mümkündür. Ancak esas olan meselelerin uygarlığın devrimci eleştirisine, kapitalizmin devrimci eleştirisine varıp varmayacağıdır. Yoksa düşman, türcülük karşıtlığı ve homofobi karşıtlığını, onun maddi tarihsel dayanaklarının es geçilmesini sağladığı ölçüde destekliyor da. Buna karşı teyakkuzda olmak gerekir.

Hayvan gıda sektöründe, modada (kürk, deri vs) ve diğer alanlarda sömürülüyor olması, sizce ayrımcılık ile ilişkili midir? Ne açıdan?
Hayvanların, insanların ihtiyaçları için öldürülüyor ya da sömürülüyor olması, yukarıda sözünü ettiğimiz antropomorfik uygarlık süreciyle ilişkilidir. Hayvanların sömürülüyor ya da öldürülüyor olmasından duyulan hümanist rahatsızlığın, bu anlayışın karşısında giderek yükseldiğini ve gelişmiş burjuva toplumlarında bu hassasiyetin muhalefet düzeyinde kitleselleştiğini görüyoruz. Bizim için temel soru şudur: Bu hümanistik rahatsızlık, hayvanların sömürülmemesini ve öldürülmemesini imkanlı kılabilir mi?


Kapitalizm pekala, hayvanlara yönelik hassas kalplere tekabül eden sektörlerini yaratabilir, yaratıyor da: yeşil ve ekolojik tarım, yeşil ve ekolojik piyasalar ve hayvanların denek olarak kullanılmadığı ilaç ve kozmetik endüstrisi örnekleri, bu burjuva hassasiyetlerle paralel gelişti. Ancak sorun kökten çözülmüş değil, zira piyasa serbest olarak var olduğu sürece sömürü yok olamaz. Sermayeyi, bir küfür gibi algılamadığımız, sanki sermayeyi sömürü ifadesinin eş anlamlısı olduğunu kabul etmediğimiz her an, ideolojik liberal mistifikasyonun aracı haline geliriz. Sermaye varlığını sürdürecek ve siz hayvan haklarını savunacaksınız, sermaye varlığını sürdürecek siz homofobi karşıtlığı sürdüreceksiniz! Siz, bu durumda haksızlıkları ve sömürüyü daha görünmez kılan bir haksızlık ve sömürü düzeninin öznesisinizdir! Siz sermayeyi ideal seviyesine çekip gençlik aşısı vuruyorsunuzdur!
Dolayısıyla türcülük karşıtlığında yegane tarihsel materyalist yol, sermayenin tümden ilga edilip, üretimin ve ihtiyaçların ismine devlet dediğimiz bir tek organ aracılığıyla toplumcu, eşitlikçi ve anti-antropomorfik prensiplere göre dizayn edileceği bir toplumsalı ve ekonomiyi tesis etmeye yönelik savaş vermektir. Bizler, bunun adına sosyalizm diyoruz. Bugün, hayvanlara vicdan kabul etmeyen muameleler edilmesine tanık olduğumuzda sosyalizmin sadece insanlığın yegane kurtuluş yolu olmadığını, sosyalizmin hayvanların ve doğanın da yegane kurtuluş yolu olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bugün, hayvanlar ve doğa, insanlığı üretim ilişkilerini doğa-merkezli tesis edecek sosyalist devrime çağırmaktadır. O sese kulak vermek, insanlığın da tek çıkış yolu.



Gösteri Dünyasının Görünmez İşçileri





Sömürünün her türlüsüne karşı çıkmak elzemdir. Ve sömürülen denildiğinde nedense akla ilk gelen insan olduğu için bu sömürünün bazı türleri görünmez kalır.

Bunun görünmezliği sömürünün ve zulmün her sürmesi anlamına gelir hem de birçok insanın- sermayedarların, tüketicilerin- farkında olmadan ve belki istemeden de olsa bunun bir parçası olmasına neden olur.

Bu yazıda gösteri dünyasından kastım; performans sanatları; hatta klipler. Bu görünmez işçiler ise hayvanlar.

Yıllar önce Türkiye’de bir kadın pop şarkıcısının klibinde “oyuncu” olarak yer alan bir kedi, çekimler sırasında sakin durması için verilen ilaç nedeniyle birkaç gün içinde hayatını kaybetmişti. Bunun üzerinde çok durulmadı. Ne de olsa her şey sanat içindi (!)

Şu aralar devam etmekte olan yetenek yarışmalarında hayvanlar ve sahiplerinin sahneye çıkıp, o hayvanı eğitmek adı altında yapılanların alkış aldığı; hatta birinci olup ödüllendirildiği olgular söz konusu.

Sirkler ise bu tür gösterilerin gerçekleştiği ve hayvanların yukarıdaki örneklerde olduğu gibi,  iradeleri dışında tutsak edilip çalıştırıldığı ve üzerinden para kazanılan acımasız bir şov çeşidi.

Kapitalist sistemde bir burjuvanın işçi çalıştırması, o işçinin iradesiyle mümkün. Kimse o işçiyi zorla tutup çalıştırmaz. Ama çalışmazsa da yaşam kalitesinin ne hale geleceğini bilir, o ayrı bir yazı konusu.

Gösteri dünyasındaki hayvan işçiler ise bu durumdan çok daha acımasızca sömürülür. Doğalarından koparılır, kafeslere hapsedilir. Edimsel koşullama yöntemiyle ödül-ceza sistemiyle sözde “eğitim”leri gerçekleştirilir.


Bu hayvanın gösteri için istenilen tepkiyi (yani hareketi) yapması sonucu bir parça ödül yemeği alır. Tabi ki yine kafesinde ve tutsakken. Ama “eğitilme” safhasında istenilmeyen davranışlarda da bulunacaktır. Gösteri için pedal çevirmeyi öğretecekse eğiticileri bir köpeğe, bir noktada bunu öğrenmeyi bırakıp havlayabilir, yere yatıp uzanabilir, eğitim alanından çıkmaya çalışabilir vs. Burada ceza sistemi devreye girer. Bu cezalar kaynar su, çivili sopa, kırbaç, elektrikli çubuk anlamına gelir. Acı çeken bu köpek, bir daha o istenmeyen hareketi yapmamayı öğrenir.

Sirkler masum görünen gösteri alanlarıdır. Ancak arkasındaki zulüm, sömürü, acı, korku bizim gözlerimizden uzak yerlerde gerçekleştiği için görünmez değildir.

Bugün dünyanın pek çok yerinde insanlar, dostlarının tüm bunlara maruz kalmaması için çaba göstermektedir. Şu an bile kapalı kapılar ardında zulüm devam ederken herkesin elini, taşın altına koyması gerekir.

Kesik başlar, hayvan cesetleri

Damien Hirst gibi sanatçılar aykırılıkları bir araca dönüştürür; ortada sadece bir aykırılık vardır ve bu aykırılığın ardında daha derin bir anlam yoktur.

Duygu Öztürk, Berk Efe Altınal




Sanatçılar yaratıcılıkları, aykırılıklarıyla tanımlanır, tanımlanabilir. Bazense, sanatçılar bu aykırılıkları bir araca dönüştürür. Öyle ki, ortada sadece bir aykırılık vardır ve bu aykırılığın ardında daha derin bir anlam yoktur.

Damien Hirst’ten bahsediyorum. Kendisini kısaca tanıtmak gerekirse 1965 İngiltere doğumlu. 80’lerin sonlarından bu yana enstalasyon, heykel, resim ve çizimleriyle sanat, hayat ve ölüm arasındaki karmaşık ilişkiyi keşfetmeye çalışıyor (1)

Genç bir adamken çizimler yapmak için Leeds’in Anatomi okuluna sık sık gidiyor. Hatta 1991’de bu ziyaretleri sırasında bir cesetin kafasıyla yan yan poz verdiği “With Dead Head” fotoğrafı ileriki yıllarda, pek çok sergide görücüye çıkıyor.



1991’de ise onun tanınırlığını arttıran işlerini yapmaya başladı. “Natural History” (Doğal Tarig) adını verdiği seride, “formaldehit” adlı bir tür kimyasal çözeltiyle dolu, çelik ve camdan oluşan tankların içine ölü hayvanlar yerleştirdi. Bunların en ünlülerinden biri, bir köpek balığıyla gerçekleştirdiği “The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living” (Yaşayan birisinin zihninde ölümün fiziksel imlansızlığı) işiydi. Bu işi, bugün artık güncel sanatın en ikonik işlerinden birisi sayılmaktadır.


Geçen yaz, İngiltere'nin ve dünyanın en saygın güncel sanat kurumlarından Tate Modern'de sanatçının retrospektif sergisi düzenlendi. Bu sergi ilk günlerinden itibaren tepki çekti. Damien Hirst'ün ölü hayvanları camdan tanklarda sergilemesine alışmıştı herkes. Ancak kimse, elektrikli ölüm tuzağını beklemiyordu. Tepki çeken işlerden birinde, bir camekanın içerisinde sinekler yaşıyordu ve ölü bir dana kafası da onlarla beraber orada duruyordu. Sinekler, bu ölü hayvanın kafasından besleniyorlardı; ancak bir de tuzak vardı. Bu tuzak elektrikli bir ızgaraydı ve sinekler sürekli oraya değip ölüyorlardı. Ortada bir sürü ölü hayvan vardı. 

Başka bir odada ise benzer bir durum kelebeklerle yaşanıyordu. Hirst'un anlatımına göre; odada kelebekler serbestçe dolaşıyor ve yaşam döngülerini gerçekleştiriyordu. Ancak gerçekler pek böyle değildi. Serginin açık kaldığı iki aya yakın sürede 9000 kelebek ölmüştü. Kaç sineğin öldürüldüğünü ise saymak mümkün bile değil.

Hirst'e yönelik ayrıca çok sayıda intihal suçlaması yapılıyor. İşlerinin kendisi tarafından değil, mekanik bir şekilde üretim yapan bir grup tarafından yapıldığını ve orijinal Damien Hirst eseri diye bir şeyin olmadığını öne sürenler var. Lori Precious'ın 1994'te yine kelebeklerle yaptığı işini kopyalamakla suçlanıyor. Her iki iş de boyalarla değil, ölü kelebeklerle yapılmış. Kararı size bırakıyoruz:


Lori Precious - 1994


Damien Hirst - 2006

Damien Hirst ile ilgili dikkat çekici haberler bunlarla sınırlı değil. Times gazetesine göre, 215 milyon sterlinlik kişisel servetiyle yaşayan en zengin İngiliz sanatçı.

Bir sanatçı için görünürlük önemlidir. Ne kadar aykırı, çarpıcı o kadar görünür! Basının ve dolayısıyla halkın ilgisi, bakışları bu sanatçı üzerine toplanır. Bunda şaşırılacak bir şey yok. Ancak yaratıcılık derken ve bundan hem kültürel sermaye hem de ekonomik sermaye elde ederken yaratıcılığının sınırlarının pragmatik yönlerini sorgulamak gerekebilir.

Damien Hirst'ün intihallerini protesto eden aktivistler

Yaratırken öldürmek! Damien Hirst'un yaptığı tam olarak bu. Üretmeye devam ederken, ölümlere de neden olmak! Birbirine karşıt iki kelime Hirst'un sanatında yan yana, iç içe...

Fake Solcu İçin 11 İpucu



1-Nadiren eyleme, yürüyüşe, basın açıklamasına katılır. Ya hava soğuktur ya sevgilisiyle buluşacaktır; belki çok güneş vardır. Ya da bu aralar çok yoğundur.

2-Sosyal medyada solcu(!) cümleler kurar, sol görüşlü yazarları, gazetecileri takip edip onlardan alıntılar vs. paylaşır. Ama anlamlarını bilir mi ya da o yazarları okumuş mudur kim bilir?

3-Ezilenlerin yanında olduğunu söyler, tahakküme karşı çıkar. Sonra feministleri küçümser, sokakta trans bir birey gördüğünde gözlerini ona diker, erkekse eğer karısından yemeği hazırlamasını bekler, azınlık haklarını savunurken; örneğin hayvan özgürleşmesinden bahsetmez.

4- Aktivizmi seks partneri bulmak için kullanabilir. Üye olduğu sivil toplum kuruluşlarında üstü kapalı amaçlarından biri de sosyalleşmek; ama biraz da kendi isteklerini tatmin etmektir.

5- Haklarını savunmayı hedeflediği insanları/hayvanları ya da olguları bir kenara bırakıp o sivil toplum kuruluşunun başkanı, üyeleri kimler olsun derdine düşebilir, hiyerarşiye çok fena kafayı takabilir. Ama politik faaliyetlerinde hiyerarşiye, tahakküme, her türlü iktidar aracına karşı durduğunu beyan eder.

6- Eylemlere sadece görünür olmak için gelebilir.  " Aaa sen de mi buradaydın canım!" deyip 19 Ocak'ta ya da 24 Nisan'da bir süredir görmediği arkadaşlarıyla bu bahaneyle(!) buluşmuş, görüşmüş olur. Hüzünlü bir anma töreninin ortasında gülücüklerle arkadaşlarıyla selamlaşıp, şapur şupur öpüştüğüne de şahit olunabilir.

7- Solcu geçinir; ama sevgilisine, eşine şiddet uygulayabilir. Sonra "Hatırlamıyorum" , "Çok stresli zamanlarımdı" "Makale yetiştirmeye çalışıyordum" dediği tarafımdan duyulmuş ve görülmüştür.

8- Sol görüşlü düşünürleri okumaz aslında. Bu kişilerin isimlerini ve en klasik eserlerini ezberler. Özet fikirlerini bilir. Sonra barlarda "name-dropping" yapar elinde piposuyla.

9- Solcu geçinen bir üniversite hocasıdır da nedense tek bir eylemde bile göremezsiniz. İmza kampanyalarına adı gözükecek ise katılır. Tv'deki tartışma programlarına alacağı ücret fena değilse koşarak, uçarak gider, derslerde de hemen hangi kanal, hangi program ise mutlaka reklamını yapar.

10- Şu pastane, bu sinema kapanıyor diye gözleri dolar, anılarına dalar giderler. Ama bilmezler mi oraların emek sömürüsünün en ateşli şekilde yaşandığı, kar amacıyla kurulmuş işletmeler olduğunu?



11- Solcu modasını takip eder. Yeşil parkanın modasını geçtiğini bilir. Kemik çerçeveli gözlüğünü takar gözleri bozuk olmasa bile. Dirsek kısmı yamalı kadife ceketini giyer. Alanlara değil; kafelere gider, sigarası eksik olmaz. Genelde de sarma sigara kullanır.

İlginizi Çekebilir:
Yoldaş Pançuni
Yertvart Odyan

Modern köleler stajyerler mi?


Hangimiz stajyerlik döneminden geçmedik ki? Özellikle yeni mezun olan ya da son sınıflarda okuyan öğrenciler arasında yaygın bir durum. Benim için gerilerde kalmış olsa da son zamanlarda işittiğim, şahit olduğum pek çok staj hikayesi kanımı donduruyor dersem abartmış olmam herhalde.

Ancak bahsettiğim stajlar, mezun olmak için zorunlu tutulan, geçilmesi bir ders gibi belli prosedürlere bağlı olanlar değil.  Benim derdim gönüllü(!) stajlarla... Gönüllü demek hem sakıncalı hem doğru. Evet bir yandan doğru; çünkü kimse kimseyi bunun için zorlamıyor. Ancak gönüllülüğün sakıncası, stajyerlerin çalışması sonucu yani satılan emek ya da zaman karşılığı hiçbir maddi getirisi olmaması.

Köle diyorum çünkü proletarya, ücretli köledir. Hem bedenen, hem zihnen çalışır. Kabaca ve çok basitçe bir ayrım yapacak olursak mavi yakalı işçi beden gücünü daha fazla kullanması beklenendir. Örneğin bir üretim işçisi gibi. Beyaz yaka- orta sınıftan bir işçi ise elbette bedenen de çalışır; ama asıl zihnini kullanması beklenir.

Köle ise bedenen çalışması beklenendir, aklını kullanması beklenmez. Çünkü bedenen çalışmak düşük bir statü olarak görülür. Elbette o kölenin efendisinin bedenen çalışmasını beklemezsiniz. Zaten bu yüzden köle satın alır.

Nedense aklıma bir zanaatkarın; örneğin bir marangozun atölyesi geliyor. Burada çalışan yaşı görece küçük çırak, ustasının yanında gönüllü çalışabilir. Emeğinin karşılığını ise ustasından mesleğin sırlarını, aşamalarını vs öğrenerek alır. Yani maddi getirisi olmasa bile, durumun manevi boyutu tatmin edici olabilir. Hem de o çırak, bir gün ustası gibi bir atölyenin başına geçer ve buradan ekmeğini çıkarır. Başka bir çırağa da kendisi, ustasından öğrendiklerini öğretmeye çalışır.

Böyle bir durum günümüzde var mı bilemiyorum. Ancak bu kadar romantize etme çabam, kıyaslayacağım durumun vahşetini görmeniz için değil.

Şimdiki usta- çırak(!) ilişkisine gelirsek… Gelemeyiz çünkü neoliberalizmle beraber herhangi bir işte en iyi olmak artık bir önem taşımıyor. Her işten anlamanız bekleniyor. İşte modern kölelerin korku hikayesi de burada başlıyor.



… Club’ta (bu marka Türkiye'nin hazır giyimde en önemli markalarından, lüks tüketim kategorisinden) bir staj hikayesi… Yeni mezun orta sınıftan, Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birinde okumuş genç bir kadın burada staja başlar. Ama bu staja, cv gönderip de çağrıldığınız bir süreç sonucu başlayamazsınız kolay kolay. Araya o kadar çok kişiyi sokarsınız ki o staja kabul edilebilin. Yani rica minnet durumu gerçekleşir ve yaz dönemi stajı başlar. Baştan söyleyeyim tabi. Sadece öğle yemeği verilir. Bir de su içebilirsiniz, sorun olmaz. Bu arada tabii ki gönüllü…

Sizden beklenen, istenen işler şunlardır: “Bu A4 tek sayfalık çıktıyı 4 kat aşağıdaki … beye götür.” “ Bu cd’i 3 kat yukarıdaki … hanıma ilet” “Şu poşeti şu ofise bırak” Lüks iş yerimizde genç stajyerimiz bütün gün, 1.5 aya yakın, bacaklarına ağrılar saplanarak iner çıkar merdivenlerden de… Bir teşekkür filan mı karşılığında? Elbette hayır. Günaydın, iyi akşamlar gibi kelimeler, cümleler mi? Ne zannettiniz, tabii ki hayır. Kimse yüzüne bile bakmaz. Gelelim karşılığında çırağın, bu ustalardan(!) neler öğrendiğine… Ezilmeyi, sömürünün her türlüsünü öğrenir, kendi üzerine uygulamalı olarak hem de. Kendini bir hiç gibi hissetmeyi öğrenir. Kullanılmanın nasıl bir his olduğuna da öğrenir.

Yaz biter ve staj da biter başladığı şekilde. Tek karşılığı ben … Club’ta staj yaptım yazabilmesidir cv’inde.

Bu durumu yaşayan ben değilim. Ancak bu şahit olduğum tek staj hikayesi değildir.


Kapitalizmin acımasız çarklarında, o çarkların arasına sıkışıp yok olmamak için emeğimizi satarız, zamanımızı burjuvaya dağıtırız bize hiç lazım değilmiş ya da bol bol varmış gibi. Ancak bunun karşılığında cv’deki tek satır yazı (hadi diyelim 2 satır) kalır bize sadece.

Ancak bir işe başlamak için bu staj kabusundan geçmek gerekiyorsa eğer neden bu boyuta varan bir işkenceyi kabulleniyoruz? Bu ezme durumu, genç stajyerler ezilmeyi hak ettiği için değil, sistem nedeniyle bu şekilde işliyor. Yani buna bireysel ölçekte bakmak “ben başarısızım, değersizim o yüzden böyle bir deneyim yaşadım” demek yerine, sizler gibi böyle deneyimler yaşamış insanlarla konuşun, paylaşın ki yalnız olmadığınızı görün. Sorunun, suçun sizde olmadığını da görün.

Bu durumu birey bazında yaşamak, kolektif bir çabanın önüne geçiyor. Ancak o zaman bir umuttan bahsedilebilir. Ancak her biriniz bu duruma evet dedikçe umut çok uzaklarda.


Psikologların Laboratuvar Hayvanları


İnsan dışındaki hayvanların üzerinde deneyler yapılan alanlardan birisi de üniversitelerin Psikoloji bölümleri. Biz de bu konu çerçevesinde,Viyana Üniversitesinde Psikoloji Tarihi üzerine doktora çalışmalarına devam eden Eleştirel Psikoloji Bülteni editörlerinden Sertan Batur ile bir söyleşi gerçekleştirdik.




Psikolojide hayvanlar üzerinde yapılan deneyler nasıl bir yer tutar?

Psikoloji tarihinde önemli yer tutan araştırmaların hatırı sayılı bir kısmı hayvan deneyleridir. Harlow’un sosyal izolasyon deneyi, Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik deneyi, kendisi bir psikolog olmasa da Pavlov’un şartlı refleks deneyleri ya da Skinner’in kutusu gibi. Yapılan çalışmaların gösterdiğine göre, psikolojide hayvan deneylerinin kullanımı giderek azalıyor. Tüm dünyada, eğitimleri sırasında hayvan deneylerine katılmak zorunda kalan öğrencilerin sayısı, artık 1950’lerdeki gibi değil. Bunda tabii ki davranışçı paradigmanın yıkılmasının da etkisi var. Ancak günümüz psikolojisinde halen hayvan deneyleri önemli bir yer tutuyor. 

Amerikan Psikologlar Birliği’nin verdiği rakamlara göre, psikolojik araştırmaların % 7-8 gibi bir kısmı insandan başka hayvanlar üzerinde gerçekleştiriliyor. Hayvan deneylerinin uygulandıkları araştırmalar ise, daha çok davranış ve biyolojik süreçler arasındaki ilişki ve çeşitli ilaçların davranış üzerindeki etkisi ile ilgili araştırmalar. Ancak halen hafıza ve öğrenme gibi alanlarda da hayvan deneylerine rastlamak mümkün. Bu tür araştırmaların genel olarak sıçanlar, fareler ve güvercinler üzerinde yapıldıklarını, daha seyrek olarak da primatlar ve köpeklerin kullanıldığını söylemek gerekir.


Bu deneylerin yapılmaması için belirli sınırlamalar, düzenlemeler var mı veya yeterli mi?

Herhangi bir sınırlamadan bahsetmek mümkün değil bence. Tabii ki özellikle hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü savunucularının baskılarıyla, günümüzde birçok ülkede etik kurallar arasında hayvan deneylerinin belli kurallar çerçevesinde yapılması kabul edilmiş durumda. Bunlar hayvanların tutuldukları koşulların iyileştirilmesi, anestezi verilmeden cerrahi müdahale yapılmaması gibi noktaları kapsıyor. 

Bu tür düzenlemeler bu etik ilkeleri yazanlar için yeterli olabilir. Ancak hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü savunucuları açısından bu düzenlemeler çok fazla bir şey ifade etmiyor. Tabii ki anestezi verilmeden cerrahi müdahalenin yasaklanmasını, kafeslerde hayvanlar için yeterli yer ve besin bulunmasını ve benzeri düzenlemeleri bir iyileşme olarak kabul etmek gerekir. Ama bu tür iyileşmeler, milyonlarca hayvanın hayatları boyunca kafesleri dışındaki dünyayı tanıma fırsatı bile bulamadan, ilaçlar, cerrahi müdahaleler ve elektrik şoklarıyla yaratılmış yoğun stres, depresyon, hastalık, sakatlık ve madde bağımlılığı içinde yaşadıkları gerçeğini görünmez kılamaz. 

Sonuçta “öğrenme psikolojisine giriş” derslerinde anlatılan, o sevdiği peynire kavuşmak için tek yapması gereken bir pedala basmak olan mutlu sıçanlar, gerçekte hayatları boyunca gün ışığını göremeyecek olan ve pedala basma davranışları incelenmek üzere farklı ilaçlara maruz bırakılan, ya da cerrahi müdahalelerle sinir sistemlerine kalıcı hasarlar verilen hayvanlardır.


Türkiye’de, disiplinin içerisinden olan kişiler ve Türk Psikologlar Derneği bu deneylere nasıl bakıyor?

Bu konuda ne Türkiye’deki meslektaşların, ne de Türk Psikologlar Derneği’nin dünyanın başka bir yerindeki psikologlardan ve psikoloji örgütlerinden farklı bir tavır içinde olduklarını söylemek bence mümkün değil. Her yerde olduğu gibi Türkiye’de de hayvanlar üzerinde yapılan araştırmaları savunan ve bunlara karşı çıkan psikologlar mevcut. 

Türk Psikologlar Derneği’nin konuyla ilgili tavrı ise “Etik Yönetmelik” adı verilen metinde, hayvanların bu araştırmalarda çektikleri acıları azaltmaya yönelik düzenlemeler yapmaktan ileriye gitmiyor. Ama Türkiye’yi, gelişmiş batı ülkelerinden ayıran bir noktayı vurgulamak lazım. Hayvanlar üzerinde araştırma yapmak çok da ucuz olmayan bir ekipman ve laboratuvar gerektiriyor. Birçok üniversite böylesi bir masrafı karşılayabilecek durumda değil. Ayrıca hayvanların bakımını yapacak, örneğin araştırmayı yürüten profesör bayram tatilindeyken hayvanların yiyeceklerini verecek personelin tahsis edilmesi de genellikle sorun oluyor. 

Vakıf üniversitelerinin psikoloji bölümleriyse temel araştırma yapmak yerine psikolojinin uygulama alanlarına ağırlık verdiklerinden, zaten deneysel psikoloji gibi alanlar bu üniversitelerde arka planda kalıyor. Yani kaynakların kısıtlı olmasından ya da kaynakların dağıtılmasında hayvan araştırmaları öncelik sıralamasının altlarında kaldığından Türkiye’de bir hayvan laboratuvarına sahip olan psikoloji bölümlerinin sayısı oldukça az.



Sizce hayvanlara bunları yapanlar kendilerini nasıl savunuyor, öne sürdükleri gerekçeler sizce geçerli mi?

Bütün dünyada hayvan deneylerinin dayandığı birkaç argüman bulunuyor. Bunlardan en önemlisi özellikle merkez sinir sistemini etkileyen araştırmaların insan deneklerde yapılmasının yasal olmaması ve bilgisayar simülasyonu gibi alternatif yöntemlerin bu alanlarda kullanılabilir olmaması. Özellikle ilaç ve bağımlılık yapıcı maddelerle ilgili araştırmalardan elde edilen bilginin insan hayatı kurtarabileceği ileri sürülüyor. Merkezi sinir sisteminin tanınmasında hayvan araştırmalarının önemli bir bilgi kaynağı olduğu düşünülüyor. 

Bu argümanların bence oldukça zayıf yanları var. Birincisi hayvanlar kullanılsın, kullanılmasın, günümüzde psikolojide yapılan çalışmaların önemli bir kısmının aslında günlük hayatta bir karşılığının olmadığı neredeyse 1970’lerden beri zaman zaman ifade ediliyor. Dünyada her ay kaç psikoloji dergisinin ve bu dergilerde kaç araştırma raporunun yayınlandığı düşünülürse, psikolojinin gelişiminin hiç de bu sayıyla orantılı olmadığı kolaylıkla anlaşılabilir. Bu da aslında yapılan birçok çalışmanın gerçekten gerekli olduğu için değil, bir takım akademik alışkanlıkları devam ettirmekle ilgili olarak yapıldıklarını düşündürüyor. 

Dolayısıyla hayvan deneyleri tartışılırken öne sürülen “hayat kurtarıcı” fonksiyon, aslında psikolojik araştırmaların çok önemli bir bölümü için söz konusu bile olamaz. Psikoloji literatürü, üzerinde deney yapılan hayvanlar dışında kimsenin hayatında en ufak bir değişiklik yapmamış bir yığın araştırma raporuyla doludur. 

İkinci olarak, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların nasıl bir insan tasarımından hareket ettiklerini sorgulamakta da fayda var. İnsan ve toplum arasındaki diyalektik ilişki görmezden gelindiğinde ve insan dış etkilere tepkide bulunan pasif bir organizma olarak düşünüldüğünde, hayvanların laboratuvar koşullarındaki davranışlarının toplumsal ilişkiler içinde yaşayan insanlara genellenebileceği gibi bir yanılsama ortaya çıkıyor. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran tarihsel bilinci ve toplumsal ilişkileri yeniden üreten ya da onları değiştiren etkinliği gibi çok temel noktalar bu basit doğa bilimsel paradigma tarafından göz ardı ediliyor. 

Örneğin depresyon bir dizi semptomun bir arada görünmesi olarak tanımlanıyor ve laboratuvarda hayvanların bu semptomları göstermesi sağlandıktan sonra, ilaçların bu semptomları nasıl etkiledikleri gözlemlenmeye çalışılıyor. Burada işe bence depresyonun nasıl ve neden inşa edildiği ile başlamak lazım. Depresyonu oluşturduğuna inanılan semptomların toplumsal nedenlerine, mevcut üretim ve iktidar ilişkileri içinde bireyin nasıl tepkiler verdiğine bakmak önemli görünüyor. Ayrıca bu semptomları depresyon başlığı altında toplamak kim için önem taşıyor? Depresyon kurgusu, toplumsal ilişkilerin hangilerini görülmez hale getiriyor? 

Baştan aşağı bir kurguya dayalı bu modelin arkasındaki büyük ilaç şirketleri gibi, hayvan laboratuvarı ekipmanı ve hayvan yemi üreten şirketleri de gözden kaçırmamak lazım. Meseleye bu perspektiften bakınca, hayvan deneylerinin aslında insanın içinde yaşadığı toplumsal ilişkilerin oldukları gibi ortaya konmasını engelleyen bir ideolojinin parçası oldukları görülüyor. 

Bu anlamda başka hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların önemli bir kısmının insanlar için “hayat kurtarıcı” olmaktan çok, üretim ve iktidar ilişkilerinin bireysel sonuçlarını tıbbi yollarla giderme çabasının bir parçası olarak insan özgürleşmesinin de önünde bir engel olduklarını da söylemek mümkün. Bence hayvan deneylerine, açıklanmak istenen insan davranışıyla ilişkili temel toplumsal ilişkileri görünmez hale getirdikleri için de karşı çıkmak gerekiyor.
Blogger Template by Clairvo